O halde İslâm ahlâkı, sahip olduğu tekâmül kabiliyetini gücü yettiği derecede genişletmesi için insana, hür olmak vazifesini yükler. Yani İslâmiyet'e göre hürriyet, öyle insanın kullanıp kullanmamakta serbest olduğu veya kanun koyucunun istediği zaman verip, istediği zaman kısabileceği siyâsî bir hak değildir.
Hürriyet Müslüman’a kabul ettiği din ve rehber tanıdığı ahlâk tarafından verilmiş bir vazifedir. Çünkü bütün Müslümanlar doğruyu bilmeye ve tatbik etmeye mecburdurlar.
Kendisinin Müslüman olduğunu söyleyen bir adamın, kabul etmiş bulunduğu dinin esaslarına göre hissedip, düşünüp, hareket etmesi gerekir. Bunu yapmadıkça, yani İslâmiyet’in ahlâk, hayat ve siyâsetine kendini tamamiyle uydurmadıkça, yalnız Müslümanlığını itiraf etmek ona bir şey kazandırmaz. Hiçbir saadet de elde edemez.
İçtimaî vazifelerimiz, dinimizin esasında mevcuttur. Bu sebeple dinî vazifelerimizi bir vicdan şevki ile yerine getirirken farkında olmadan içtimaî vazifelerimizi de ifa etmekte idik.
Fakat selâmet ve kurtuluşu maddiyatta arayarak dini ve maneviyatı ihmal etmeye başladığımızdan beri bu imkânı kaybettik. Varlığından bile habersiz olduğumuz içtimaî vazifeler de öylece kaldı.
Toplumumuz zamanımızda en tehlikeli buhranlardan birini geçiriyor.
Bu cemiyet âdeta ilkel bir topluluk haline dönmüşe benziyor. Ahlâk, an’ane, inanç gibi temel âmillerin bozulmasına eklenen nizamsızlıktan yara alan içtimaî yapı, sarsıntı ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.
Toplumun fertlerinden her biri istediğini yapıyor. Bir çoğu iftiharla teşhir ettiği noksanlarını, ayıplarını ve günahlarını, bugünkü medeniyetin faziletlerinden veya hiç değilse zarurî neticelerinden olarak kabul ettirmeye çalışıyor.
Fakat bunları mutedil yola çağıracak, umumî ahlâk ve vicdana uymaya mecbur kılacak bir itiraz sadası da yükselmiyor.