I. Abdülhamid döneminde mabeyn
Mâbeyn adını alan Topkapı Sarayı'ndaki Hünkâr Sofası, padişahın çalışma, oturma, dinlenme, yemek yeme, ziyaretçi kabul etme, eğlenme ve musiki fasılları icra etme gibi olagan günlük faaliyetlerini yaptigi ve mesaisini geçirdiği bir mekândı.
Sayfa 58·Kitabı okuyor
Mabeyn
Konaklarda da bulunan ve her iki tarafla da bağlantısı olduğundan dolayı zülveçheyn olarak da isimlendirilen bu daire, selâmlıktaki erkeklerle haremdeki kadınların karşı-aşmalarını önlemenin yanı sıra, aynı zamanda ev sahibinin dinlendiği bir mekândı.
Sayfa 55·Kitabı okuyor
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
mondros sonrası,
Genel durum şöyle idi: Halife ve Damad Ferid Hükumeti'nin İngilizlerin maddi yardımlarıyla "polis kuvveti" namı altında oluşturduğu kuvvetler İzmit mıntıkasını işgal etmiş, Geyve Boğazı'na kadar ilerlemiş, Anzavur Ahmed namında Mabeyn görevlisi bir Çerkes'in kumandasındaki bir şirzime (küçük cemaat) de İngiliz Muhipleri ve ya Nigehban Cemiyetleri üyeleri, Hürriyet ve İtilaf mensupları ve daha bunlar gibi birtakım vatansızlardan oluşturulmuş kuvvetler de Bandırma, Kirmastı taraflarında devamlı olarak melunluk yapmakta... İzmir'i işgal etmiş olan Yunanlılar saldırıya geçmişler, Bursa'ya kadar ilerlemiş, hatta Osmanlıların ilk başkenti düşman istilasına uğramış bulunuyor. Güney'de Adana, Maraş, Ayntab, Urfa ve çevresi Fransız kuvvetleri işgalinde. Oralar halkı özellikle Fransızların korudukları Ermeni haydutlarının canavarca zulüm ve tecavüzleri altında inliyor; nihayet silaha sarılmış nevmidana (ümitsiz) yurtlarını, ırz ve hayatlarını, savunmaya çalışıyorlar. Samsun ve civarındaki Rumlar Pontus istiklali namına harekete geçmişler. Yapmadık zulüm ve düşmanlık bırakmıyorlar. Doğuda İngilizlerin kışkırtması ile Ermeniler Erivan ve Kars mıntıkasında sistematik bir yok etme siyasetiyle Türkleri katlediyorlar. Memleket dört bir taraftan zulüm, tecavüz ve ateş içerisinde... Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Halife Hükumeti, Dürrizade'ye çıkarttıkları mahud fetvalarla memleketin içine ayrıca ateş salmış; saf ve gafil halkı Hilafet'in manevi etkisini kötü kullanarak, fesat çıkararak ve yok sayarak Düzce, Bolu, Bozkır, Konya, Yozgat mıntıkasını adeta kan ve ölüm denizine çevirmişti. Türk'ü Türk'e saldırtıyor, İslam'ı İslama öldürtüyorlardı. Her tarafta ihanet, ihtilal, ölüm ve kan. İhanet o kadar büyümüş, tehlike o dereceye gelmişti ki bir gün mecliste Etlik Sırtları'nda bulut
Sayfa 140·Kitabı okudu
Son büyük Osmanlı padişahı Abdülhamid polisiye romana meraklıydı. Yıldız saray ndan çıkmaktan korkan Abdülhamid, belli başlı Dünya gazeteleri ve dergilerinin çoğuna aboneeydi ve yeni kitapları ve yeni düşünceleri takip etmeye çalışıyordu. Mabeyn'de açtırdığı bir Tercüme Odası'ndaki memurlar siyasi yazılarla birlikte, bilim, teknoloji, mühendislik ve tıp konularındaki gelişmeleri anlatan haberleri ve kitapları da Padişah içın çevirirlerdi. En son 1897 Japon-Rus Savaşı, Jül Sezar ve bulaşıcı hastalıklar konusunda üç Fransızca kitap çevrilmişti. Ama Tercüme Odasi'nın memurları en çok Padişah'ın asıl merakı olan hafiye romanlarını çevirmekle meşgullerdi. Bazan Padişah yeni tanıdığı bir polisiye yazarının (Eugène Ber-tol-Graivil, Edgar Allan Poe ya da Maurice Leblanc) diğer kitaplarını çok merak eder, ya da zaten sevip bildiği bir yazarın (Emile Gaboriau, Ponson du Terrail) yeni bir romanının yayımlandığını Paris elçisi Münir Paşadan haber alır ve postayla acele yollanan kitabı (Paris elçisinin bir diğer görevi, hatıralarında anlattığı gibi, Bon Marché mağazasından Padişah'a iç çamaşırı almaktı) istanbula gelir gelmez kätipler tercüme etmeye başlarlardı. Pakize Sultan'ın mektuplar yazdığı büyük ablası Hatice Sultan'ın Mabeyn kâtibi olan müstakbel kocası da zaman zaman Fransızcadan aceleyle bu tarz çeviriler yapmış, Padişah'a akşam okunacak romanı yetiştirmeye çalışmıştı. Padişah'ın İngilizce çevirmenleri de vardı. Strand dergisinde Abdülhamit hakkında çıkan bir yazıyı (Kızıl Sultan, müstebit vs!) Türkçeleştiren çevirmen aynı yaprağın arkasındaki Sherlock Holmes hikâyesini ("Mühendisin Başparmağı") bir sezgiyle çevirince Padişah okuyup sevmiş ve yazar Conan Doyle'u takibe almıştı. Mabeyn'in çevirmenlerinin işe yetişemediği zamanlarda İstan-bul'un ünlü kitapçıları
Osmanlı Sarayı'nın son dönemleri için yaptığı sözlü tarihlerle Saray yaşantısına dair Gayet doğru ve içeriden bilgiler aktaran Ziya Şakir, bir harem ağasına dayandırdığı hatıratlarda 2. Abdülhamit'in kıskanç bir insan olduğunu ve kıskançlığının bazen çekilmez bir hal aldığını vurgulayarak padişahın bu özelliğini Bidar Kadın üzerinden örneklendirir. İfadesine göre ufak tefek bir hanım olan Bidar Kadını çok seven ve sevgisini minyon eşini kürküne sararak gösteren padişah, onu çok kıskanırmış. Padişah o dönemde çok sevip değer verdiği Bidar kadınefendi o sırada Yıldız Sarayı haremindeki Hünkar dairesinde, yani padişahın yanında yaşamaktaydı. Zaman zaman çalışma mekanı olarak kullandığı küçük mabeyn'e girip çıkanlar Hünkar dairesinden görülebildiği için o tarafın perdelerinin daima kapalı tutulması konusunda önceden kadınları uyaran padişah, bir gün ansızın hareme Döndüğünde Bidar'ı Pencereden dışarıya bakarken bulur ve Pencereye yaklaştığında ise kardeşi Kemalettin Efendi'nin küçük mabeyn'e doğru gittiğini görerek çılgına döner. Öfke ile sorguya çektiği Bidar kadın bunun tamamen bir tesadüf eseri olduğunu söylerse de vehimli padişah bir türlü inandıramaz. Sonunda ağlayıp sızlamaları etkisini göstererek padişah biraz ikna olursa da bir çare kadın Bu olaydan sonra sinir hastalığına yakalanır.
Sayfa 30·Kitabı okudu
Alıntı
Abdulkadir'den bahseden Hatıralar bağlamında değerlendirilebilecek metinlerden biri de 2. Abdülhamit'in iktidarı kaybetmesinin ardından tahta çıkan kardeşi Mehmet Reşat'ın Saltanat kurallarına aykırı bir biçimde kendisini tebrik etmeyen Yeğenlerinin hal ve hatırlarını ve bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sorması için ikinci Abdülhamit'in evlatlarına gönderdiği Mabeyn başkatibi Halit Ziya uşaklıgil'in yaptığı değerlendirmelerdir. Başkatibin o dönemde kamuoyunun ve bürokrasinin hemen hiç tanımadığı ve hakkında bilgi sahibi olmadığı bir figür olan Abdulkadir ile ilgili değerlendirmeleri gayet olumsuzdur. Babaları tahttan indirilmiş olmasına rağmen eski padişahın çocuklarının hala padişah çocuğu gibi kibir ve azametlerini sürdürdüklerini söyler, Abdulkadir'i Bakımlı ve biraz da süslü olduğunu belirtir.
Sayfa 18·Kitabı okudu
1000Kitap