Ümmete katılmak, cemaatlere katılmak, bizim ülkemizde yaşayan bazı dünyevi yazarların sandığı gibi, zorlayarak gerçekleşmiyor. Zaten iman etmiş insan, ister bir dağın başında yaşasın, isterse bir atölyede çalışsın, yani fiziki olarak nerede bulunursa bulunsun, bir üst âlemle kurduğu bağdan dolayı ümmete katılmış olur. Meselâ ben bu mekânda maddi olarak yalnızım ama manevi açıdan, şu anda bütün ümmet etrafımda. Evet, ben şu anda ümmetin ortasındayım. Yalnız başıma bir odadayım ama kalbimin beni temasa soktuğu bir muhteva var. Kalbimle zihnimin birleşmesinden doğan zenginlik, bütün bir ümmetle manen bağ kurabilmemi sağlıyor. Manen, ikinci bir zenginlik ise içe bakışla başlıyor. Tasavvufa göre insan, âlemin gözbebeği ve bir makrokosmoz sayılıyor. Tasavvuf hayatında asıl büyük âlem, insandır. O yüzden de bizatihi kendine, içine bakman gerekiyor. İnsanın kendini tanıması, yavaş yavaş, birçok ülke, birçok toplum, birçok kıta kadar zengin olduğunu fark etmesini sağlıyor. Bu da çok büyük bir verim ve bereket getiriyor.