Yazar bu romanı yazarak her cihetiyle Batılılaşmakta olan günümüz hayatını protesto ediyor. Müslümanca bir gözden yazılmış olan bu romanda Müslümanca olmayan her şey, yazın ortasında montla dolaşmak gibi, kışın kısa kolluyla karlı havada gezmek gibi yadırganıyor. Çünkü nazar Müslümanca şekillenmiş. Kışın hava soğuktur, haliyle mont giyilir. E Müslüman iman etmiştir, domuz eti haramdır, e haliyle domuz eti yiyen biri görünce, duyunca, şahit olunca bunu yadırgar gibi. Her şey yerli yerince, olması gerektiği gibi. Karışmış roller yok. Çok basit, iman etmiş bir Müslüman var ve Müslüman gibi düşünüyor. “Elhamdülillah Müslümanım ama” ile başlayan cümleler yok. Ve belki de yazar, Üstad Bediüzzaman’ın vehmi hastalıklar için söylediği “ehemmiyet verilmeyeceği, ehemmiyet verildikçe fazlalaşacağını, ehemmiyet verilmezse hafif geçeceğini” söylemesi gibi, eserinde eleştirdiği hayatın -Müslümanca olmayan bu yaşayışın- aslında bir hastalık mahiyeti taşıdığını ve onu kabul etmenin, büyütmenin ve meşrulaştırmanın bu vehmi fazlalaştıracağını düşünüyor olacak ki, abdestini almış namaza koşan birinin yolda gördüğü sevimli bir köpeği sevmeye yeltenmemesi ve o mesafeyi koruması gibi hep dışarıdan bir gözle bakmış modern hayata ve getirilerine ve de götürülerine.
Kitapta birbirinden bağımsız iki farklı hikâye üzerinden -karakterlerin insan olması dışında neredeyse hiçbir ortak yanı olmayan- iki hayat tarzı işleniyor. Biri milli mücadeleyi görmüş savaşmış ve uğruna savaştığı değerlerin bir bir değişmesine hayretle ve hüsranla şahit olan 50 yıldır evinden çıkmamış gül yetiştiren adamın hayatı diğeri de Batılı yaşam tarzını benimsemiş -hatta anadolunun yaşam tarzını silmiş demek daha doğru olur bunun için- Sitare ve arkadaşlarını anlatıyor.
Kitabı okurken sayfanın üst tarafına şöyle bir not