“tiyatro sanatı, hem göze hem kulağa hitap ederek; formu ve rengi, sesi ve bakışı, sözü ve hareketin hızını görünür eylemlerin gerçekliğini içinde barındırır.”
“elbette, tiyatro sanatını hayata geçiren yöntemde, yani hayatın yaşayanlar tarafından taklit edilişinde, diğer sanatların hiç sahip olmadıkları, hislere hitap eden güzellik öğeleri mevcuttur, bir görüşe göre, safranla kaplı sahnenin müşterek oyuncuları, bütün sanatlar içinde en tam, en tatmin edici araçlardır. tunçta tutkudan eser yoktur, mermerler de hareketsizdir. heykeltıraşın kendisini renklere, ressamın da çizdiği biçimlerin dolgunluğuna bırakması gerekir. destanlar insanların yaptıklarını kelimelere, müzik de seslere dönüştürür. gervinus’un güzel deyişini alıntılamak gerekirse, aynı anda bütün araçları kullanan yalnızca tiyatrodur.”
“hal bu olunca, içimizde çaresizliğin üstesinden gelmeye dair bir istek uyanır. derken köşeye kıvrılmış bedenimizi ayağa kaldırırız ve kuyunun o kadar da derin olmadığını görürüz. bunun farkına bile varmadan bunca zamanı kuyunun içinde kasvetle sarmanlanmış halde geçirdiğimiz için güleriz hatta. tam o anda, birden hafif bir rüzgar eser ve aniden hayatta olduğumuz için şanslı olduğumuz düşüncesi kuşatır bizi.”
“çünkü aynı mücadeleyi veren başka insanlar olduğu gerçeğiyle bile güç bulabiliriz. bu zorlukları tek ben yaşıyorum zannederken aslında onların da savaş verdiğini fark edebiliriz. acımız varlığını korusa da, ağırlığının bir şekilde, biraz olsun hafiflediğini hissedebiliriz. yaşamı boyunca kuyuya hiç düşmemiş bir insan var mıdır diye düşündüğümüzde, bunun mümkün olmadığının farkına varabiliriz.”
“sanki topuklu ayakkabılarımın çıkardığı tak tak sesleri arasında delicesine ilerlerken bir gün çevreme baktığımda, etrafımdakilerin bana yokmuşum gibi davranıp yanımdan geçip gittiklerini görmüşüm gibi hissettirdi. bugün bir yerlere gidelim mi, şunu yiyelim mi diyen tek bir kişi bile yoktu. buna dışlanmak denilebilir mi?”