Məhəmməd İmanov

Bilmelisin ki, O'nun göklerin ve yerin nuru oluşunun manasını, dış gözün nuruna nispetiyle anlayabilirsin. Mesela gündüzün aydınlığında baharın ışıklarını ve yeşilliğini gördüğün zaman, renkleri gördüğünde şüphe etmezsin. Bazen renklerin yanında başka şey görmediğini sanırsın ve neticede şöyle dersin: "Yeşillikle birlikte yeşillikten başka bir şeygörmüyorum". Gerçekten bir grup ısrar edip ışığın bir anlamının olmadığını, renklerle birlikte renkler dışında bir şeyin bulunmadığını ileri sürmüş ve varlıklar içinde en açık olanı olduğu halde ışığın varlığını inkâr etmiştir. Varlıklar onun vasıtasıyla açığa çıktığı halde ışık nasıl olmaz?! Daha önce geçtiği gibi, o özü itibariyle görülür ve onun sayesinde de başka şeyler görülür. Fakat güneş battığı, lamba bulunmadığı ve gölge düştüğü zaman, gölgelik alanla aydınlık alanın arasındaki zorunlu farklılığı algılamışlar ve ışığın, renklerin ötesinde renklerle birlikte algılanan bir anlamının bulunduğunu itirafetmişlerdir. Hatta o, renklerle o kadar çok iç içe geçtiği için algılanamamakta, çok açık olduğu için gizli kalmaktadır. [Burada] açıklık, gizliliğin sebebi olmaktadır, [çünkü] bir şey haddini aştığında zıddına dönmektedir. Eğer bunu anladınsa, bilesin ki, iç bakış sahipleri, gördükleri her şeyin yanında Allah'ı görmektedir.
Din
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Ömrünü ilmî konulara hasretmemiş kimseler
Ömrünü ilmî konulara hasretmemiş kimseler için en doğru yol, mezhepler arasındaki görüş ayrlıklarına dalmamak, bunlara kulak asmamak, dinlememektir. Allah'ın bir olduğuna, O'nun ortağı bulunmadığına inanmak, O'nun benzeri olmadığını, O'nun semi' ve basír sıfatlarına sahip bulunduğunu kabullenmek, Peygamberi'nin haber verdiği hususlarda doğru olduğunu kabullenmek, selefin izinden gitmek, neden ve niçinlerine dalmadan kitap ve sünnet aracılığıyla gelenleri tasdik etmek, sebep araştırmamak "inandık, doğruladık" deyip takvaya sarılmak, günahlardan uzak durmak, ibadetleri yerine getirmek, Müslümanlara şefkat göstermektir. Eğer mezhepler arası ihtilaflara dalar, bid'atlara sapar, inanç hususunda taassup gösterirse hiç farkında olmayacağı noktalardan helâk olur. İlim dışı alanlarda çalışacak kişilerin dikkat edecekleri noktalar bunlardır. Ama kendini ilme vermiş, kendini ilmî çalışmalara hasretmiş bir kişi öncelikle delili ve şartlarını öğrenmelidir. Bu uzun gayretler ister. En büyük amaç uğrunda yakin ve marifete ulaşmak çok zordur. Buna Allah'ın nuruyla desteklenmiş güçlü kişilerden başkaları erişemez. Böyleleri de cidden pek nadirdir.
Sayfa 857 - III cilt·Kitabı okuyor
Din
Mukayeseler
Gerçekten tuhaf olan şey şudur: Allah Teâlâ kendisine akıl ihsan edip kendisine bol bol mal verip ilimden yoksul bıraktığı kişiyi muhtaç duruma düşürdüğünde: "Ben akıllı ve faziletli biri olmama rağmen Allah günlük nafakamı benden men ederken şu cahil herife dünyayı akıtıyor!" diyen ve bu mukayesesi neticesinde Allah'ın bu taksimini âdeta bir zulüm gibi telakki edecek duruma düşen kişinin haline de gerçekten şaşılır! Zavallı mağrur bilmiyor ki eğer Allah kendisine akıl yanında bir de mal verip cahili maldan mahrum bıraksaydı görünürdeki verilere göre bu daha çok zulmü çağrıştırırdı. Çünkü bu durumda fakir cahil: "Ya Rabbi! Ona hem akıl, hem mal verdin, beni ise her ikisinden mahrum bıraktın, ikisinden birini bana bahşedemez miydin?" diyebilirdi. Hz. Ali bu gerçeğe işaret etmiştir. Şöyle ki bir keresinde kendisine sorulur: - Neden akıllılar fakirdirler? Cevap verir: - Kişinin aklı rızkından sayılır. Şaşılacak bir diğer durum da fakir olan akıllı âlim zengin cahilin durumunu kendi durumundan daha iyi görürken bu kişiye: - Peki aklını onun servetiyle değiştir, denildiğinde buna yanaşmamasıdır. Bu da Allah'ın onun üzerindeki nimetinin daha büyük olduğunu gösterir. Öyle ise bu kişi bu duruma neden şaşırmıyor? Yine güzelliği dillere destan fakir bir kadın çirkin mi çirkin bir kadın üzerinde pahalı mücevherleri, takıları görüp hayretler içinde: "Benim gibi bir dilber bu imkânlardan mahrum iken böyle çirkin bir karıya bu imkânların bahşedilmesi reva mıdır?" gibi sözler etmesine de şaşılır. Çünkü bu zavallı dilber kendi güzelliğinin rızkından sayıldığının farkında değil. Zira güzellik de servet önüne konulsa ve ikisi arasında tercih yapması söylense herhalde güzelliği yeğler. Öyle ise güzelliği Allah'ın kendisine bahşettiği daha büyük bir nimettir. Fakir ve akıllı bir
Sayfa 846 - III cilt·Kitabı okuyor
Duygu ve Düşünce
Mesele hangi açıdan irdelenirse irdelensin neticede görülür ki âbid kişinin ibadetiyle, âlimin ilmiyle, güzelin güzelliğiyle, zenginin zenginliğiyle ucbe kapılmasının bir anlamı yoktur. Bunların hepsi Allah'ın lütfudur. Nimetlere mazhar olmuş kişiler Allah'ın faziletinin ve cömertliğinin akis, yansıma mahalleridir. Akis mahalliği de yine Allah'ın bir lütfudur.
Sayfa 844 - III cilt·Kitabı okuyor
Din
İdlâl (küstahlık) ucbun ötesinde bir olgudur. Her küstah kendini beğenir ama her kendini beğenen küstah değildir. Çünkü uçup, nimeti büyük görmekten ve nimetin asıl sahibini unutmaktan meydana gelir. Ama sahip olduğu nimetten ötürü bir karşılık beklemez. Halbuki küstahlık, sahip olunan nimetin karşılığının beklenilmesiyle tamamlanır. Sözgelimi yaptığı duasının kabul edilmesini bekleyen kişi içten içe duasının kabul edilmeyeceğini hoş görmez, kendisi gibi birinin duası nasıl olur da kabul edilmez gibi bir hissiyata kapılırsa ameliyle küstahlık yapmış olur. Çünkü bu kişi fâsık kişinin duasının kabul edilmemesini hayretle karşılamazken kendi duasının böyle bir akıbete maruz kalması durumunda şaşkınlık gösterir.
Sayfa 842 - III cilt·Kitabı okuyor
Din