“Kaybetmeye alıştıkça, daha çok özgürleşiyor insan.”
#ahmetümitle1sene maratonuna hız kesmeden devam! Polisiyenin Türkiye’de sevilmesinde ve hatrı sayılır okurunun oluşmasında belirleyici yazın ustalarından biri olan Ahmet Ümit ile karşınızdayım bu defa da. Bir zamanlar İstanbul’un en gözde yeri olan, şimdilerin hayalet semti Beyoğlu’nun hazin hikâyesi: “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” ile.
2012 yılının son gecesinde Beyoğlu’nun tekinsiz arka sokaklarında bir cinayet işlenir. Maktul, civarın ünlü kabadayılarından kara Nizam’ın en yakın adamı Engin Akça’dır. Cesedin bulunmasıyla birlikte gelişen olaylar ve cinayet soruşturmasında Başkomser Nevzat ve ekibi yine bir cinayeti aydınlatmak üzere işe koyulurlar. Başkomiserin olaydaki en önemli avantajı yıllar önce de Beyoğlu’nda görev yapmış olmasıdır. Şehrin parsel parsel satıldığına, insanların canları üzerine kurulan zenginliğe bir kez daha şahit olur, kahrolur. Yıkılmaya yüz tutmuş binalar, nefretle, toplu histeriyle viraneye çevrilen bu meşum semt, insan eti satılan can pazarı… Kirli bir hayatın içinde debelenen Barbut İhsan, Kara Nizam ve Saltanat Süleyman; kurtlar sofrasına düşmüş gencecik kızlar ve onların imkânsız, masum aşkları… Ekip cinayeti soruştururken bölge halkının aralarındaki çarpık ilişkiler de bir bir açığa çıkacak.
Yazar, İstanbul’da işlenen cinayetleri nefis bir anlatımla kurguluyor yine. Salt kurgu mu? İnsanın içine işleyen ve edebi anlatımlarla süslediği romanlarının en belirgin özelliklerinden biri de, suçu ve suçluyu ele alarak suç toplumunun gizli kimliğini deşifre etmesi. Çığırından çıkmış bir dünyayı anlatırken dahi insanların içindeki iyilik potansiyeline dikkat çekmeyi ihmal etmiyor Ümit. Gezi olayları, polisin sert müdahalesi, yasak kumarhaneler, kentsel dönüşüm kisvesi altında süren rant
“Kötülük ölmüyor. Asla ölmüyor. Sadece yeni bir yüze, yeni bir isme bürünüyor. Bize sadece bir kez dokunması, bir daha çarpılmaya karşı bağışıklığımız olduğu anlamına gelmiyor. Yıldırım da aynı yere iki kere düşebilir.”
Merhaba millet! Polisiye türü kitaplardan beklentiniz gerilimin sürekli tırmanmasıysa, zekice kurgusu, gerçekçi karakterleri ve sürükleyici diyaloglarıyla tam size göre bir yazar ve kitapla geldim bugün. Tıbbi gerilim ve polisiye gerilim türünün başarılı ismi Tess Gerritsen ve onun, insan bedenini ve ruhunu en ince ayrıntısına kadar tarif ettiği tıbbî gerilim romanlarından biri olan “Cerrah” ile.
Yerel gazetenin baş sayfası, “Cerrah yine kesiyor”dur. Anatomi bilgisine ve cerrahî yeteneklere sahip olduğu bilinen bir katil tarafından rahimleri kesilip alınan ve korkunç işkencelere tabi tutulan kurbanlar ile seri cinayete dönüşen olaylar incelenmek üzere beş dedektif görevlendirilir. Olayların iki yıl önce işlenen cinayetlere benzediğini fark eden dedektifler incelemelerini genişletir. Catherine Cordell de, iki yıl önce Savannah’da seri cinayetler işleyen bir katilin vahşi saldırısına uğramıştır. Şans eseri saldırgandan onu silahla vurarak son anda kurtulmayı başarır. Cinayetlerde benzerlik gösteren tek şey tarzlar değildir. İki yıl önce son anda kurtulan doktor da şimdi katledilen yeni kurbanlarla aynı kasabada görev yapmaktadır. Anlaşılan doktor, birdenbire tekrar hedef halini almıştır…
Eleştirmenlerce övgüyle bahsedilen tıbbi gerilim türündeki Rizzoli & Isles serisinin ilk romanı Cerrah, olay yeri inceleme ya da ipuçlarına odaklanan polisiye severlerin beğenisini kazanacak bir roman. Kitabın zekice kurgusu, yazarın tıp bilgisinin getirdiği gerçekçi tıbbi tasvirler, insan psikolojisinin başarılı aktarımı, yazarın akıcı ve heyecan uyandırıcı kalemiyle
“Mutluluk özgür olmaya bağlıdır, derdi Kestrel’in babası sık sık, özgürlük de cesur olmaya.”
Merhabalar kitap dostlarım! Baskıcı otoritelere karşı çıkmak, sıfırdan demokratik bir ülke inşa etmek gibi fikirler hoşunuza gidiyorsa bu seri tam da size göre! Marie Rutkoski’nin; zengin hayal gücünü yansıttığı yeni bir dünyada geçen “Kazananın Laneti”, her şeyin tehlikede olduğu ölümcül oyunların hikayesi.
Savaştan zevk alan ve fetih bölgelerini köleleştiren bir imparatorlukta yaşayan on yedi yaşındaki Kestrel, Valoryalı bir generalin kızı olarak ayrıcalıklı hayatının tadını çıkarmaktadır. Geleceğinde ise onu bekleyen bir yol ayrımı vardır: orduya katılmak ya da evlenmek. Bir gün köle müzayedesinde gözüne kestirdiği Herranili köleyi fahiş fiyata satın alarak, Arin'i kendisine bağlayan fevri bir karar verir. Ancak Kestrel, bir insan için ödenilen bedelin hayal edebileceğinden çok daha yüksek olduğunu öğrenecektir. Gençlerin dünyasında; isyan, düellolar, ahlaksız söylentiler, kirli sırlar ve her şeyin tehlikede olduğu oyunlar hüküm sürmektedir. Zamanla yakınlaşmaya başlayan ikili hakkında dedikodular da çıkar. Şimdi, birlikte olabilmek için halklarına; halklarına sadık kalabilmek için ise birbirlerine ihanet etmelidirler…
Serinin ilk kitabında tahminlerim zengin kız-fakir oğlan klişesini okuyacağım üzerineydi. Keza, bu klişeyi daha ilk bölümün sonunda hissedebiliyoruz. Ancak birkaç bölüm sonra işler değişip, entrikalar, savaş stratejileri havada uçuşunca kitap ilginç bir hal alıyor. Genel kanının aksine kitap yalnızca distopya bence. En azından ilk roman için fantastik ögelere rastlayamadım seride. Bu bir miktar üzücü ama kitabı sevmeme engel değil. Kaldı ki, bu kitap favorilerimden olan ‘enemies to lovers’ temasını işliyor. Evet, aşk içeriyor. Ancak aşkı işleyebilecek