Çaresiz ve umutsuzdum; bildiğim tek şey vardı: Ömrüm boyunca onun yanı başında olmak, saçtığı ışıkla aydınlanmak istiyordum. Başka bir şey bildiğim yoktu. Onu bırakıp da nasıl giderdim?
Gözünüzde bir hiç olduğum için, artık hiçbir umudum kalmadığı için açık açık konuşuyorum; nereye baksam sizi görüyorum ve geri kalanı umursamıyorum. Sizi niçin seviyorum, nasıl seviyorum, bunu bilemiyorum. Biliyor musunuz, belki de güzel bile değilsiniz. Düşünün bir, yüzünüzün güzel olup olmadığının bile farkında değilim! Hiç kuşkum yok ki yüreğiniz kötüdür, çok büyük bir olasılıkla da öyle soylu bir zekânız olduğunu sanmıyorum.
Şimdi bir kez daha kendi kendime aynı soruyu soruyordum: “Onu seviyor muydum?” V e bir kez daha bu soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilemedim! Daha doğrusu, belki yüzüncü kez aynı yanıtı, ondan nefret ettiğim yanıtını verdim. Evet, ondan nefret ediyordum! Kimi zaman -özellikle sohbetlerimizin sonunda- onu boğmak için ömrümün yarısını seve seve verirdim! Yemin ederim; keskin bir bıçağı onun göğsüne yavaş yavaş saplama şansım olsa, bundan müthiş bir zevk duyardım. Ama yine de en kutsal şeyler üzerine yemin ederim ki, Schlangenberg’in en yüksek tepesinde bana eğer “Kendini aşağı at” dese, düşünmeden atlardım, hem de seve seve.
Çünkü bunlar onların düşüncelerine neden oluyor ve insanlar özgürce düşünmekten korkuyorlar, Yaşamları boyunca inanageldikleri şeyleri insanların elinden alıp, bunun farklı olduğunu, ya da ana-babalarının bilmeden onlara yalan söylediğini açıkladığınızda, dayandıkları temelleri onların altlarından çekmiş olursunuz. Ve insan -bu hiçbir şey olmadığı inancı bile olsa- bir şeylere inanmadan varlığını sürdüremez.