Hastalıklara çelik yelek brokoli çorbası İnsanlara kendilerini kaplayan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet taddırdığımız zaman bizim ayetlerimiz hakkında onların derhal bir kötü hareketleri vardır. Nasuhi bilmen tefsiri Nasuhi Bilmen tefsirinde şunu der insana bir sıkıntıdan sonra rahmet tattırdığımız zaman Allah Tealanın bizlere tattırdığı bu eşsiz rahmetlerden biriside hiç şüphesiz beden ve vücut sağlığımızdır Hipokratında ifade ettiği gibi Bırakın yiyecek ilaç olsun, ilaç da yiyecek olsun işte vücut ve sağlığımızı koruyup kollamanın ilk şartıda temiz ölçülü sağlıklı dengeli beslenmekten ibarettir Değerli Ömer Nasuhi hocamız şunu tavsiye ediyor İnsan bir rahmet taddıdığı zaman onların ayetler hakkında derhal bir kötü hareketleri vardır Allah Tealanın hidayeti olmasa sofralar bu kadar güzel olur lezzet kazanabilirmiydi acaba hipokratın dediği gibi her yiyecek bir ilaçtır eğer bir yemeği doğruluk ve temizlik ölçüsüne sadık kalarak yaparsanız en şifalı ilaç en temiz gıda olur cenabı hak her yarattığı esma sıfatı ile donatmıştır toprak soframızı sebzelerle meyvelerle süslerken bizede Allah Tealanın yarattığı zengin nimetleri ikram etmek kalır işte ramazanda iftar sofraları mükemmel bir tarif arıyorsanız brokoli çorbası tam size göre bir lezzet olabilir lahanagillerden sağlıklı bir sebze olan brokoli hem çorba hem salata olarak çıkar karşımıza brokoli çorbası havuçla birleşince hastalıklara karşı çelik yelek etkisi yapar dirençli kılar Her iş besmele ile anlam kazanır Gerçek din yüce Allahın bir kanunudur Nasuhi Bilmen Büyük islam ilmihali Gerçek din Allahın kanunudur diyor ömer Nasuhi Bilmen tefsirinde hakiki din insanı lezzet ve berekete götürür ramazanı şerif ruhunu özünde yaşayan sokaktan gelen kötü kokudan sakınarak kendini cenabı Hakka teslim her güzel işe önce
Din
Azaldıkça çoğalmak üzerine ..
Bu sene aile iftarları için bir karar aldık: Abartılı iftarlar yerine daha sade sofralar kurarak, oruç tutmanın gayesini daha iyi anlayabileceğimiz bir şekilde Ramazan-ı Şerif’i geçirmek istiyoruz. Sanıyorum algıda seçicilik ya da algoritmanın devreye girmesiyle, hep bu konuyla ilgili görseller görüyorum. Şatafatlı, abartılı iftar sofraları yerine Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) iftar sofraları gibi daha mütevazı sofralara niyet ettik. Zaten Ramazan-ı Şerif’in asıl amacı da açlıkla nefsin terbiyesi değil midir? Hazreti Allah niyetimizde samimi ve kararlı olabilmeyi nasip etsin. Abartılı iftarlar yerine sadakayı çoğaltabildiğimiz, kendi soframızdan eksilttiğimiz tabakları başka sofralarla paylaşabildiğimiz; muhabbet dolu, huzur dolu bir Ramazan-ı Şerif diliyorum. 🌙🥹
1000Kitap
Reklam
Varlığımız ve Farkındalığımız
Zamanın çekildiği çizgide ilerleyen insanlık, her geçen gün artan imkânlara rağmen ruhunun derinliklerinde büyüyen bir huzursuzluğu dindiremiyor. En mutantan günlerin bile örtüsünde bir burukluk varsa, bu sadece modern zamanların değil, manevî bağların inkırazıdır. En şenlikli eğlencelerde bile bir gülüşün altında gizlenen sessiz bir hıçkırık dolaşıyor; çünkü artık neşe gürültüyle, sükûn yalnızlıkla karıştırılıyor. Kalabalıkların ortasında yalnız kalan birey, aslında içten içe kaybolmuş bir sıcaklığı arıyor. Bu kayıp, sadece sosyal bağlarda değil, edep duygusunun yok oluşunda da kendini gösteriyor. Medeniyetin çürümesi, giyilenle başlayan, gösterilenle bitmeyen bir sürece dönüştü. Eskiden çamaşır bile haya ile asılırdı; şimdi ise mahrem olanın ortalığa serilmesi normalleşti. Teşhir iffet sanılıyor, utanmak ayıp sayılıyor. Ne gariptir ki teşhir edildikçe insan daha çok kendini gizlemek istiyor; çünkü artık ruhu örten, onu koruyan perdeler yok. Köyden kopan irade ile birlikte, takastan ticarete ve dayanışmadan rekabete doğru bir savruluş başladı. Eskiden köyde buğdayı olan yoğurt alır, tavuğu olan ekmek bulurdu. Herkes emeğiyle var olurdu. Bugünse üretim bolluğuna rağmen sofralar yoksul; çünkü üretici değil, aracılar kazanıyor. İnsan emeği artık değerden çok etiketle ölçülüyor. Komşular bir yumurta dahi veremeyecek kadar yabancılaştı birbirine. Birbirini tanımayanlar, birbirini anlamaya da lüzum duymuyor. Ruhun gıdası olan o paylaşma hali, şimdi raflarda fiyat etiketine bürünmüş. Bir başka kopuş da camiden kafeye doğru yaşandı; birlikten dağılmaya doğru. Bir zamanlar insanlar sabah namazında aynı safta buluşur, akşam çayını komşusunun soba başında içip hasbihal ederek günü tamamlardı. Şimdi ise her şey bireysel. Kafe masalarında kalabalıklar içinde yalnız oturuluyor.
Ütü yapmayı başarmak istemediğim için ayrılacak mı :D
Dünyadaki her şeyin bir frekansı var. Ve frekanslarda bazen bitkileri veya hayvanları kullanıyoruz. Mesela X kişisinin yaşam frekansı bitki ya da hayvan olarak gelebiliyor. Gelenlerden düşük mü yoksa yüksek mi olduğunu anlayabiliyoruz. Bunu sevgi, iş olarak da genişletebiliriz. Benim için yabancı insanların bana baktıklarında sürekli sevgiden girişleri beni sinir ediyor. (3. gözü açık bir amca ve o falcı teyze) O amca bana tuhaf ve sinir bozucu şeyler söylemişti. O yüzden korkmuştum ve meslek olarak idolüm olan yakınımızdan yardım istemiştim. Tabi baya ay geçmişti ama o zaman denk gelmiştik. Ben Martı olarak göründüm o kişi ise Pegasus olarak gelmişti ama o kişinin beni Kuğuya çevireceğini de biliyorum. Birkaç yıl önce gördüğüm rüyayla o teyzenin dediği uyuşuyordu mesela. (Bunu yeni fark ettim.) Doğru kişiyi nenemlerde onların misafiri olarak gelen aile içinde görmüştüm. Teyze de "Burada kalabalık var, sofralar kurulmuş ve onlar reddetsen de gelmiş." gibi bir şey demişti. O kişiye dair bildiğim tek şey: pegasus frekansında olduğu. Hayatıma girmeden az çok tanıdığım biri haline gelmesi çok değişik. Bu yılın en geç sonlarına doğru denk geleceğimizi biliyorum. Ama nasıl olacak hiçbir fikrim yok. Bazı şeyler öğrenilecek olsa da sürpriz olarak bırakılması daha doğru veya daha doğal geliyor. Ya da ben merak, gizem ve heyecan sevdiğim için öyle düşünüyorum. Bir zamanlar hiç umursamadığım, keskin bir şekilde reddettiğim konu hakkında konuşmam bile mucize sayılır. Ama asıl ve büyük mucize var ki işte bana bunu sağladı. "Evlenmek dinin yarısıdır." gibi bir söz vardı her şey bu sözü öğrenmemle başladı. Allah'ımın huzurunda o kadar önemliyse yarıya denk gelende risk kabul etmiyorum. Ben huzuruna çıktığımda gerçekten huzurlu olmak isterim. İnsanlara pek güven olmayacağı için doğru
Duygu ve Düşünce
Süleyman peygamber tükenmez derecede yeraltı ve yer üstü zenginliklerine sahipti. Aynı zamanda da insanlara, cinlere, kuşlara, yırtıcı hayvanlara ve rüzgârlara hâkimdi. İşte bu maddi ve manevî saltanat içinde bir gün Hz. Süleyman (a.s.) Allah'tan şu niyazda bulundu: "Rabbim bana izin ver de yeryüzünde yaşayan tüm varlıkların bir yıllık yiyeceğini vereyim." Yüce Allah (c.c.) ise şu cevabı verdi: "Ey Süleyman! Senin bu işe gücün yetmez. Sen bu işi başaramazsın." Süleyman peygamber, "Öyleyse bir günlük yiyeceklerini vermeme izin ver" diye yalvarınca yüce Allah (c.c.) izin verdi. Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.) yeryüzünde yaşayan bütün insan ve cinlerin bir araya toplanmalarını ve yeryüzü canlılarına yetecek derecede yiyecek ve içecek hazırlamalarını emretti. İnsanlar ve cinler toplanarak tam kırk gün yiyecek ve içecek hazırlamakla uğraştılar. Yiyecek ve içecekler hazırlandıktan sonra Süleyman peygamber rüzgâra emrederek, "sakın esmeye kalkışmayasın. Çünkü yiyecek ve içecekler ekşir" dedi. Yiyecek ve içecekler geniş bir meydana sıralandı. Sofralar öylesine büyüktüler ki, bir sofranın uzunluğu yaya olarak bir aylık yol tutuyordu. Varın siz sofraların kurulduğu meydanın genişliğini hesaplayın. Sonra yüce Allah (c.c.), Hz. Süleyman'a önce kara ve deniz hayvanlarını doyurması gerektiğini bildirerek, denizlerdeki balıkların sofraların kurulduğu meydana akın etmelerini emretti. Bütün balıklar birer birer gelerek, "Ey Süleyman! Bugün yemeğimizi senden yiyeceğiz. Bu, yüce Allah'ın emridir" dediler. Süleyman peygamber de, "Hoş geldiniz. Buyurun. İşte yemekler" diye cevap verdi. Balıklar bir iki lokma attıktan sonra baktılar ki önlerinde bütün yiyecekler tükenmiş. Hep birden, "Ey Süleyman! Mademki bizleri davet ettin. Karınlarımızı doyur bakalım. Çünkü aç kaldık" diye feryada
Taptuk Emre, Yûnus’un mânevî yükselişinde nefsine bir pay çıkarıp terakkîsine mânî olmaması için, uzun bir müddet bu metodu tatbik etmişti. Öyle ki, Hacı Bektâş-ı Velî’nin dergâhına daha ilk vardığı gün himmet teklîfine muhâtap olan Yûnus, bu dergâhta yıllarca kusursuz hizmet etmesine mukâbil, kendisinde herhangi bir terakkî ve himmet emâresi kendince göremedi. Buna son derece üzüldü. «Bu işin neticesi nereye varacak?” diye hayıflandı. Ne yapacağını bilemez bir hâle düştü. Hâlbuki o, vâsıl-ı ilâllâh yolunda menzil-i maksûduna nâil olabilmek için bu dergâha baş koymuş, yıllarca şevkle hizmet etmişti. Ancak hizmetle dopdolu bir şekilde fedâ ettiği bunca yıla rağmen, kendisindeki olgunluğun farkında değildi. Sanki bu kapıda eli boş bir vaziyetteydi. GÖKTEN İNEN SOFRALAR Nihâyet bîçâre Yûnus, düşünüp taşındı ve dergâhtan ayrılıp kendisini kemâle erdirecek bir başka kapı aramaya karar verdi. Sessiz ve sedâsız bir şekilde dergâhtan ayrılıp yollara düştü. Yolda kendisi gibi kâmil bir kapı arayan iki kişiyle dost olup birlikte dolaşmaya başladılar. Beraberliklerinin ikinci günü acıktıklarında dostlardan biri duâ etti ve kendilerine bir sofra ikrâm edildi. Yiyip içip şükrettiler. Yûnus bu hâle son derece şaşırdı. Sonra: “Bunlar, bir kapıya hizmet etmeden bu kemâle erdikleri hâlde ben onca yıldır yaptığım hizmetimden bir şey elde edemedim. İyi ki o dergâhtan ayrılmışım!” diye düşündü. Ertesi gün yine acıktıklarında ikinci derviş duâ etti. Tekrar bir sofra ikrâm edildi. Yiyip içip şükrettiler ve yollarına devam ettiler. Nihâyet bir sonraki gün yemek için duâ sırası Yûnus’a geldi. Her iki derviş de: “–Haydi derviş! Sıra sende; duâ buyur!” dediler. Yûnus, telâşa kapıldı: “–Dostlar! Benim duâmla bir yaprak bile kımıldamaz! Ne olur beni bu işte mâzur görün! Benim mertebem çok
Din
Reklam