Zamanın çekildiği çizgide ilerleyen insanlık, her geçen gün artan imkânlara rağmen ruhunun derinliklerinde büyüyen bir huzursuzluğu dindiremiyor. En mutantan günlerin bile örtüsünde bir burukluk varsa, bu sadece modern zamanların değil, manevî bağların inkırazıdır. En şenlikli eğlencelerde bile bir gülüşün altında gizlenen sessiz bir hıçkırık dolaşıyor; çünkü artık neşe gürültüyle, sükûn yalnızlıkla karıştırılıyor. Kalabalıkların ortasında yalnız kalan birey, aslında içten içe kaybolmuş bir sıcaklığı arıyor.
Bu kayıp, sadece sosyal bağlarda değil, edep duygusunun yok oluşunda da kendini gösteriyor. Medeniyetin çürümesi, giyilenle başlayan, gösterilenle bitmeyen bir sürece dönüştü. Eskiden çamaşır bile haya ile asılırdı; şimdi ise mahrem olanın ortalığa serilmesi normalleşti. Teşhir iffet sanılıyor, utanmak ayıp sayılıyor. Ne gariptir ki teşhir edildikçe insan daha çok kendini gizlemek istiyor; çünkü artık ruhu örten, onu koruyan perdeler yok.
Köyden kopan irade ile birlikte, takastan ticarete ve dayanışmadan rekabete doğru bir savruluş başladı. Eskiden köyde buğdayı olan yoğurt alır, tavuğu olan ekmek bulurdu. Herkes emeğiyle var olurdu. Bugünse üretim bolluğuna rağmen sofralar yoksul; çünkü üretici değil, aracılar kazanıyor. İnsan emeği artık değerden çok etiketle ölçülüyor. Komşular bir yumurta dahi veremeyecek kadar yabancılaştı birbirine. Birbirini tanımayanlar, birbirini anlamaya da lüzum duymuyor. Ruhun gıdası olan o paylaşma hali, şimdi raflarda fiyat etiketine bürünmüş.
Bir başka kopuş da camiden kafeye doğru yaşandı; birlikten dağılmaya doğru. Bir zamanlar insanlar sabah namazında aynı safta buluşur, akşam çayını komşusunun soba başında içip hasbihal ederek günü tamamlardı. Şimdi ise her şey bireysel. Kafe masalarında kalabalıklar içinde yalnız oturuluyor.