Seneca..MS 30-40’lı yıllarda yazdığı bu eserinde Epicurus görüşünün aksine mutlu yaşamın sırrının haz değil erdem olduğunu söyleyerek Stoacılık felsefesinin izinden gidiyor. “Acılarımı bastırmaktansa, sevinçlerimi dizginlemeyi tercih ediyorum /35” cümlesini okurken iç sesim -2000 sene önce yaşamış bir insanla da bağ kurmazsın- olsa da biz o insanların da bir zamanlar yaşadığını, sevdiğini, ağladığını, düştüğünü, kalktığını, en önemlisi de düşünüp hissettiklerini aktardığını unutuyor ve yalnızca eh işte yaşayıp geçmişler diyoruz. Oysa aynı güneş her sabah onların da üzerine doğdu.
Kitapta en sevdiğim Epicurusçulara yönelik iğneleyici yargıların olduğu kısımlar. Seneca onlar için hiç hak edilmemiş, kötü bir şöhretleri olduğunu söyleyerek bir okur olarak beni ikna ediyor. Kendisinin erdemi bu kadar savunmasına rağmen zenginlik içinde yaşamasını eleştirenlere karşı sunduğu argümanlar için ise aynı şeyi söyleyemeyeceğim. “Her tarafınız yara bere içindeyken başkalarının sivilcelerine bakıyorsunuz /40” diyor kendisini savunurken. Eleştirilere kapalı, çünkü bilge olma yolunda hazdan vazgeçilemeyeceğine ikna etmiş kendini. “Söylediğimi yapın, yaptığımı değil” mantığı. Fakat yine de“Her şeye rağmen, yenmektense ele geçirilmeyi tercih ederim” cümlesinden, erdemi nasıl da zafer hazzına yeğlediğini görüyoruz.
Her ne kadar ben kitabın mutlu yaşam üzerine olan birinci kısmında kendisi ile yakın bağ kurmuş olsam da yaşamın kısalığını ele aldığı ikinci kısımda çok daha çarpıcı cümleler var. İçlerinden en güzeli ile yazımı bitiriyorum.
“Yaşamayı tüm ömür boyu öğrenmek gerek, belki seni daha çok şaşırtacak ama ölmeyi de ömür boyu öğrenmek gerek /54”
Zenginlik gittiğinde benden kendisi dışında hiçbir şeyi götürmez, oysa o senden ayrıldığında sen sersemleyeceksin ve onun tarafından terk edilmiş görüneceksin, zenginliğin bende bir yeri var ama sende en yüksek yerde bulunuyor, sonuç olarak zenginlik bana ait ama sen zenginliğe aitsin.