LOKMAN
Sıcak ve loş ahırın ölgün ışığında çocuğun gözleri fal taşı gibi açılıyor.
Türlü çeşit inek görmüştü de böylesine heybetlisine yenice denk gelmiş idi.
Her akşam, evdeki küçük yeğenine yarım litrecik taze süt almak için kasabanın alt başındaki eve gelir, kırmızı naylon sürahisini uzatır, birkaç dakikacık sonu gelmez bekleyişten usanır, usanırdı.
İşte, bu akşam biraz erken gelmiş, sağım vaktine yetişmiş, nazar boncuğu ile süslü ahır kapısından geçme şerefine nail olu, oluvermişti.
Süt sağan kadının mutluluğu görülmeye değerdi. İçi bereket dolu memeleri narince tutuyor, yüreğinin en güzel yerinden gelen "Bismillah" ile sağıyor, sağıyordu.
Sağılan sade süt değil kocasının, oğlu ve körpe kızının umutları, sevinçleri, hayalleriydi.
Neler yoktu ki bu hayallerde? Gün gelecek, kocası bu yabancısı olduğu, horlanıp bir selamın esirgendiği kasabanın hatta bütün çevre köylerin en birinci besicisi olacak, mandırasının önüne kamyonlar gelecek, yüklerini alıp güzel yurdumuzun dört bir yanına en küçüğü dört yüz kilo çeken boğaları taşıyacak idi.
Bakımsızlıktan, çirkinlikten everemediği Lokman'ına kızını vermek için kanlılar gibi yalvaran kasabanın ucube kadınlarına yüz vermeyecek, kapıyı yüzlerine kapayı, kapayıverecek idi.
Yamalı önlüğü, yırtık çetiği ile ilk mektebin dördüncü sınıfında aşağılanan, hırpalanan Zeynep'ini prensesler gibi süsleyecek, gerekirse vilayetten öğretmen tutup elalemin çoluk çocuğunu çatım çatım çatlatacak.
Fakir, eli yüzü yaralı diye kapısını bir gün açmayan kasabanın kadınlarına inat güzellik salonunun yolunu tutacak, pedikürün, manikürün kralını yaptıracak, basma fistanını Sümerbank'tan alacak, alacak, alacak...
Onlar, kasabaya geleli üç beş ay olmuş idi. Haklarında kimse doğru düzgün bir şeycik bilmez, buna mukabil kahvelerde erkekler, akşam