Siyasal İslam veya köklü inanç gelenekleri, devletin resmi kurumlarında değil; mahallede, ailede, esnaf ilişkilerinde, tarikat ve cemaat ağlarında yani tamamen yatay düzlemde yaşar. Dikey bir devrimle devlet aygıtını ele geçirebilir, kanunları değiştirebilir ve paranın yönünü kendi elitlerinize çevirebilirsiniz. Ancak bu hamle, tabandaki inanç demografisinin ekonomik, sosyal ve kültürel üreme mekanizmalarına dokunmaz. Aksine, yukarıdan gelen baskı ve kaynak kesintisi karşısında taban kendi içine kapanır. Güçlü bir mağduriyet anlatısı inşa ederek yeraltında daha da kenetlenir ve hayatta kalma refleksini büyütür. Yukarıdaki baskı mekanizması gevşediği ya da ilk siyasi boşluk doğduğu an, o kök sistem yüzeye çok daha organize ve agresif bir şekilde geri döner. İnancı, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet eliyle kurulan bürokratik bir aygıtla kontrol altına almaya çalışmak, dini sadece idari bir yapı olarak görme yanılgısından kaynaklanır. Devlet dini yukardan regüle ettiğini, ehlileştirdiğini sanırken, aslında farkında olmadan ona resmi bir zırh, devasa bir bütçe ve yasal meşruiyet alanı sağlamış olur. Asıl çözülmesi gereken yer kurumsal tavan değil, bireyin dünyayı anlamlandırma biçimi yani inanç demografisinin ta kendisidir. Eğer tabanın zihniyet dünyasını, sosyo-ekonomik ilişkilerini, gündelik yaşam pratiklerini ve hayata bakışını dönüştürecek yatay kanallar açamazsanız, sadece yukarıda tabela değiştirmiş olursunuz. Taban kendi bildiği inanç haritasına göre yürümeye devam eder. Mao'nun Çin'de yaptığı ve devrimini kalıcı kılan şey tam olarak buydu. Çin, binlerce yıllık köklü bir Konfüçyüsçülük, Budizm, Taoizm ve en önemlisi "ata kültü" (atalara tapınma ve aile kutsallığı) mirası üzerine kuruluydu. Bu inanç sistemi, Çin imparatorluk bürokrasisinin ve toplumsal itaat