Hiçbir fantastik öge taşımayan fakat damakta büyülü gerçekçilik tadı bırakan bir dönem romanı Kanını Satan Adam.Mao Zedonglu kültür devrimi yıllarında Xu Sanguan ve ailesinin yaşadıkları realist bir izlekte sunulmuş.Özellikle “Şimdi size ağzımla yemek pişireceğim ve siz de kulaklarınızla yiyeceksiniz.” diyerek çocuklarından tek tek sipariş alan ve kelimelerin ateşinde pişirdiği yemekleri onlara gerçekmiş gibi sunan bir babanın çaresizliği yahut yaratıcılığıyla açlıktan uyuyamayan çocuklarını avuttuğu bölüm beni derinden etkiledi.Toplumsal kurgusuna Yaşamak’ta da hayranlık duyduğum Yu Hua,aslında Çin kültürüne çok da uzak olmadığımızı bu romanında gözler önüne seriyor.Enfes bir roman olmamakla birlikte özellikle diyaloglardaki mizah belki de kara mizah unsurları romanın sürükleyiciliğini artırıyor.Ayrıca kapak tasarımı sade ve etkileyici.Yu Hua’nın bana Çin edebiyatını sevdirdiğini söyleyebilirim.
Henüz yeni doğmuş bir bebekken hem annesini hem babasını kaybettiğinden tüm köy ahalisi tarafından büyütülmüş bir çocuğun taşradan Pekin’e önce okumaya sonra da üniversite hocası olarak çalışmaya gitmesi ve hayatının seyrinin değişmesinin hikayesi ekseninde Mao dönemi Çin’inin toplumsal panoramasını büyük bir başarıyla çizerken insanın kökleriyle olan bağını da irdeleyen, etkileyici bir roman “Hayat Kitabı”.
1980’li yıllarda açılıyor roman. Kahramanımız Wu Zhipeng köyünden ayrılıp Pekin’de yeni bir hayata başlamaya çalışıyor ancak köyü buna pek izin vermiyor. Ardından geçmiş ile bugün arasında çok ustalıklı geçişlerle Zhipeng’in kâh geçmişine kâh hayatının ileri dönemlerine tanıklık ediyoruz. Yazar Li Peifu kendi hayatından hareketle kaleme aldığı romanda salt Zhipeng’in hikayesine odaklanmıyor; köydeki farklı karakterlerin hepsi birbirinden ilginç hayatlarıyla farklı farklı hikayeleri yine aynı ustalıkla bir araya getiriyor ve böylelikle genel toplumsal ve siyasi yapıyla ilgili çok daha detaylı ve bütünlüklü bir resim çiziyor. Arka planda Çin’in yaklaşık elli yıllık dönemini çizerken bir yandan da geçmişin insan üzerinde bıraktığı izler, kopamayan bağlar, siyasetin küçük insanların hayatının her noktasına nüfuz edip sıradan insanların gündelik hayatlarını nasıl doğrudan ve dolaylı yollardan etkilediği üzerine düşünmeye sevk ediyor metin.
Yalın fakat derinlikli bir dili var yazarın. Küçük küçük hikayeler çok incelikli örülmüş ve ana hikayeye bağlanmış. Keza dediğim gibi zamanda geçişler de aynı incelikle yerleştirilmiş metne, ortasından dahil olduğunuz hayat film gibi geçip gidiyor okurken sanki. Karakter yaratmakta da aynı başarıyı göstermiş yazar. Beğeniyle okudum. Uzak Doğu edebiyatına, Çin’e meraklı okurlara öneririm. Yu Hua’nın “Yaşamak” kitabının daha
Hayat KitabıLi Peifu · Kırmızı Kedi Yayınevi · 20262 okunma
Roman Fugui adlı kahramanın etrafında gelişir tüm hikayeyi kendi ağzından anlatır yaşamının toprak zengini bir ailenin ferdi iken kumar sevdası yüzünden nasıl değiştiğini anlatır.Ailesiyle tüm yaşantısı tüm kahramanların hayatı detaylı şekilde işlenmiş ve kahramanların da hikaye ilerledikçe başlarına ne geldiğini öğreniyorsunuz ki bu bir okur olarak sevdiğim bir durum.
Benim kitapta en beğendiğim kısım:Çevirisinin çok iyi olması , akıcı üslubu diğer bir husus ise bazı ideolojiler hakkında bilgimin az olduğunu fark etmem Çin Devrimi, Kurtuluş halk ordusu,Mao halkın yaşadığı sıkıntılarla ilgili çok az bilgi sahibi olduğumu ve orda bir pencere açmam gerektiğini okudukça anladım.Keyif aldığım bir kitap oldu.
İnsan kaç ölümü sığdırabilir yüreğine? Kaç acı taşırır canın canını? İnsan ne zaman ölümle yaşamayı başarır? Yu Hua 'nın ismiyle müsamma olmayan Yaşamak kitabı ile Victor Frankl'nin "İnsanın Anlam Arayışı" kitabını harmanlayınca anlıyorum İnsan muazzam acılarla yaşamayı başaran bir mahluk. Bir çok ölümü yaşayıp yaşamayı başaran Fugui'nin öyküsü... Öykü hakkında fragman vermeyeyim sadece şunu söyleyebilirim; Çin'de yaşayan Fugui'nin kumarda herşeyini kaybetmesiyle başlayıp ardı sıra kayıplarının devam etmesiyle ilerleyen serüveni. Son sayfaya kadar kayıplarının ve yaşamının devam ettiğine şahitlik ediyoruz.
Şunu da düşünmeden edemiyorsunuz; Kendi halkına acımayan Çin'in başka halklara acımasını beklemek komik imiş. Kültür devrimi ile Mao'nun kendi halkını, geçmişini, değerlerini yıkıp geçtiğini görünce zalimlerin her devirde var olduğunu tekrar tekrar görmüş oluyor insan. İnsan işte hem koca alemi içinde taşır hemde küçük hırslar için koca alemleri tüketir. Esfelesafilin, Eşrefil mahlukat arası gelgitler... Seçim bizim.
__Kitap köy köy gezerek halk şarkıları derleyen bir gezginin Figui ismindeki ihtiyarla tanışması ile başlıyor.
Kitap, ihtiyarın hayatının gençlik ve yaşlılık dönemlerini anlatıyor (1940-1970 ler arası olmalı çünkü Mao'nun devrimlerinin oldugu Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi yıllarındaki koşulları kapsıyor).
Gelelim hikayeye: (Spoiler içerir!)
Figui, zengin bir toprak sahibinin, sorumsuz, ahlak yoksunu, kumarbaz oğludur. Yine çok zengin bir şehirlinin kızı olan Jiazhen ile evlidir. Ancak hamile kadına yaptıgı psikolojık ve fiziksel zulm*n yazılacak bir tarafı yok. Bir gün kumarda atalarından kalan son malları ve evi kaybetmesi ile hayatları değişir. Babasını ve annesini kaybeder. Mao'nun Büyük İleri atılımı ile aılesıyle sıfırdan yaptıgı küçük tarlasına el konur, kominerler aracılıgı ile toplu işlenir. Hıkayeyı çok özetlemek istemıyorum. Bundan sonrası talihsiz olaylar silsilesidir. Kalan hayatında Oğlunu, Kızını,Karısını, Damadını ve torununu bir bie topraga verir her birinin ölümü de ayrı sarsıcı.
Kitap o dönemde Çin'in sosyolojik yapısını öyle içten anlatmıs ki 1993 te yayınlandıgı gibi yasaklanmış, bununla kalmamış 1994 te filmi yapılmıs, ödüllere doymamıs ancak o da yasaklanmış.
Çin edebiyatının en etkileyici iki romanı arasında kabul edilmiş.
Kitap adı ile müsemma aslında, insan gençliği, zamanı, sağlıgı, parası hiç bitmeyecek gibi yasıyor. Sonra ımtıhanlar geliyor. Ve ömür kayıplarla beraber nihayete dogru ilerliyor. Hikayenin basında yaptıklarının bedelini yasayacak herhalde diyorsunuz, ama bu bedeli hangi terazi kaldırabilir ki? Çok acı ve bir o kadar da insanı düşündüren, hayatına ayna tutan, sorgulatan, uzaklara daldıran bir kitap. Yaşamımda böyle bir kitaba yer verebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.
Okuyacaklara güzel bir hayat dileğiyle...__
Wei, Açelya Hanedanlığı’nın cariye alacağını duyduğunda bunun yalnızca kendi hayatı için değil, yaşadığı yoksul köy için de bir umut olabileceğini düşünür. Köylüler, ona destek olabilmek için ellerindeki birkaç değerli eşyayı Wei’ye verir; çünkü saraya kabul edilmek için hanedana sunulacak hediyeler büyük önem taşımaktadır. Wei de bu fedakârlıkları yanında götürerek saraya adım atar ve kısa süre içinde cariye olabilmek için zorlu bir eğitime alınır.
Terren, Açelya Hanedanlığı’nın ikinci oğlu ve geleceğin imparatorudur. Daha çocuk yaşlardan itibaren şiirler yazarak büyü yapabilen sıra dışı bir yeteneğe sahiptir. Ancak ağabeyi Mao, büyü konusunda onun kadar güçlü değildir. Bu durum iki kardeş arasında sessiz ama derin bir rekabetin doğmasına neden olur.
Cariye seçimlerinin yapıldığı gün yüzlerce kadın saraya getirilir ve yalnızca bir kısmı seçilir. Seçilenler arasında Wei de vardır. Ancak sarayda kalabilmek ve bir gün imparatoriçe olabilmek için önünde aşması gereken uzun bir süreç vardır: tam 300 gün. Bu süre boyunca Wei, Açelya Hanedanlığı’nın görkemli ama bir o kadar da acımasız sarayında yaşamaya mecburdur.
Wei, sarayın entrikaları ve rakip cariyelerin arasında ayakta kalmaya çalışırken Terren’le de birçok zorlu olay yaşar. Fakat bu hanedanlıkta hayatta kalmanın ilk kuralı sessiz kalmayı bilmektir. Çünkü güçsüz görünen herkes kolayca yok edilmektedir.
Hanedanlığın en katı yasalarından biri ise kadınların okuma yazma öğrenmesinin kesinlikle yasak olmasıdır. Ancak Wei, kendisine yardım eden bir görevli sayesinde gizlice okuma yazma öğrenir. Zamanla şiirler yazmaya başlar ve Terren gibi büyü yapabilecek güce ulaşmayı ister. Çünkü sarayda yalnızca güzellik değil, bilgi ve güç de insanın kaderini belirlemektedir.
Şimdi sıradan bir pirinç çiftçisinin kızı olan Wei’nin