Hiçbir zaman ne tam güven ne tam şüphe olamayan ve asıl cazibesini bu belirlenemezliğinden alan bir aşk, gölgelerin ve renklerin yarı egemen olmasıyla ortaya çıkan bir aşk, benzersiz, can veren, masum bir aşk oldu.
Ama aşk, bir cenin gibi bedenin karanlıklarında acıyla dönüp durmaktan kurtulduğu, nefes ve dudak aracılığıyla kendini zikir ve itiraf edebildiği zaman gerçek aşktı.
O, bambaşka, ihtirasa yer olmayan bir gök küreden ışık saçmaktaydı, bakir ve dokunulmazdı; öyle ki genç adamın en ateşli düşleri bile kadını soymaya cesaret edemiyordu. Kadının varlığının yaydığı rayihaya çocuksu bir şaşkınlık içinde kendini kaptırıyor, her hareketinin müzik dinlercesine tadına varıyordu.