“Bir şehrin uzak semtleri gibi gözlerin
üzgün, kara, ayaklanmaya hazır
ben yaralar kuşanıp katılırım onlara
onlara katılırım yedek mermi ve şarkılar alarak
seni alırım sonra her bir yanım çağıldar.”
“Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
bahar da sürgülenir içimde katranlar da
hem koşarak yarattığım sevgiler vardır
hem körlenmiş sevgilerin acısıyla koştururum.”
“Gecenin dürüstlüğünden herkes kuşkulanır
korkulur o kuş yüklü iniltilerden
ve mor ağzını gecenin kumuna batıran ben
çağdaş serüvenler adına
bütün fotoğraflarını yakan
yakan ve bekleyen.”
Albert Camus’nün Düşüş romanını okurken en çok zorlayan şey, metnin neredeyse tamamen tek bir karakterin bitmek bilmeyen konuşmasına dayanması. Jean-Baptiste Clamence’in sürekli kendini analiz etmesi, başta ilginç görünse de bir süre sonra aynı düşüncelerin etrafında dönüp duruyormuş hissi yaratıyor. Bu tekrar hali metni ağırlaştırıyor ve okuma isteğini düşürüyor.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer nokta, anlatının ilerliyormuş gibi hissettirmemesi. Olay yok denecek kadar az olduğu için sayfalar ilerlese bile hikâye yerinde sayıyor gibi geliyor. Bu da merak duygusunu zayıflatıyor; açıkçası “ne olacak?” diye değil, “ne zaman bitecek?” diye okumaya devam ettim.
Camus’nün vermek istediği mesajlar açıkça hissediliyor ama bu mesajlar doğrudan ve uzun uzun anlatıldığı için okura keşfetme alanı bırakmıyor. Bu da metni yer yer didaktik hale getiriyor. Karakterin sürekli kendini suçlaması ve insan doğasına dair karamsar yorumları da bir noktadan sonra etkileyici olmaktan çıkıp yorucu bir hale geliyor.
Sonuç olarak, Düşüş benim için düşündürücü olmaktan çok bunaltıcı bir deneyimdi. Felsefi derinliği olsa da anlatımın tekdüzeliği ve tekrar hissi, kitabı keyif alarak okumamı zorlaştırdı.
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201919,2bin okunma