"Öldüğünüzü fark etmeyeceksiniz.." _Albert Einstein
Sinan Canan Sözleri Bilme sınırlarımızı devamlı esnetmeye çalışmak öğrenmek ve düşünmek en temel meşgalemiz olmalıdır Hayatımızı kolaylaştırmayı vadeden cihazlar, dünyayı yavaş yavaş bize dar ediyor. Hayatımızı gereksiz yere karmaşıklaştırmak, bu çağda en mahir olduğumuz işlerden biri. Günümüzün en önemli sorunu eğitim sistemimizin parçalı ve uzmanlığa dayalı, ezberci anlayışıdır. Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır. Önemsiz denebilecek hiçbir olayın vuku bulmadığı bu kâinatta özgür iradeyle donatılmış olan SEN, her nefesinden sorumlusun aslında! Yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü, anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir. Seni zapt etmek isteyen tüm sistemler, önce korkularını kullanır. İnandığım bir şey daha var: Küçük çabaların büyük sonuçlar doğurabilme yeteneği… Düşünemeyen, çağını okuyamayan, her şeyden öte, tatminsiz ve umutsuz bir neslin nelere mal olabileceğini bilmiyorlar, belki de bilmek istemiyorlar… Kavga insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. İnsanoğlunun kazanmakta/yakalamakta en çok zorlandığı (ama aynı zamanda da içine en kolay girebildiği) beceri; anda kalabilme, şimdide olabilme becerisidir. Kutsalları ve tabuları yıkmanın moda olduğu günümüzde neyi yıktığımızı, neyle mücadele ettiğimizi iyi düşünmek, entelektüel zihinlerin birinci görevi olmalı. Tevazu, sürekli olarak deneyime açık kapı bırakan, öğrenme hevesini körükleyen ve “tamamlanmışlık” hissini engelleyen içsel bir kalitedir.
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
SEN AYA ÇIK DA İSTERSEN SOL AYAĞINLA ÇIK!
Kenan Demirtaş Hoca'nın kavramlar üzerine yürüttüğü o kıymetli çalışma sırasında farkedip anlattığı birşey vardı: "İnayet kısaca "nizam" demektir." Tabii kendisi bu keşfini nurculara bile anlatmakta zorlandı. Çünkü alışıldık manası şu idi: "İkram, yardım, ihsan, lütuf, iyilik, bağış..." Halbuki alıntı da yapıyordu: "Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de inayet delilidir. Bu delil, kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir." ... Ama bu yazıyı okuyanlar, belki nizamın neden 'inayet' olduğuna da bir işaret bulacaklar. Uyarmadan yazıya girmeyeyim dedim. Uyardık. O zaman başlıyoruz. Bismillah. Başrollerini Kelly Macdonald ve İrfan Han'ın paylaştığı Puzzle filmi hakkında daha evvel bir yazı karalamıştım. [...] (Başlığı da şu: Gidecek bir yerin kaldıkça bir yere gitmezsin.) Macdonald'ın, satışa çıkardıkları gölevinin önünde, "Eskiden burası var diye her tatilde buraya geliyorduk. Başka hiçbir yere gitmedik. Şimdi ne olacak?" gibilerinden konuşan oğluna verdiği cevap üzerine söyleşiyorduk: "Gidecek bir yerimiz varken hiçbir yere gitmiyorduk. Şimdi gidecek bir yerimiz yok. Bir yere gitmek zorunda kalacağız. Bir şey yapacağız. Bir şey ya da birisi olacağız." Yeri gelmişken yazının âhirine bıraktığım "not"u da tırnaklayayım: "Bu filme dair şu yazdığım yazı "ibret alınması gereken" kısmına dairdi. Bir tane de "dikkat edilmesi gereken"e dair yazmayı düşünüyorum. Çünkü film aynı zamanda "belirsizliğin bereketi" üzerinden bir parça ateizm-hedonizm propagandası yapıyor. Onu ikinci yazıda konuşalım inşaallah. Tevfik ise Allah'tan." Zaman geçti. Havam dağıldı. Yazamadım. Ve İrfan Han öldü. Filmi/yazıyı yeniden hatırladım. Sonra
Tefekkürât
Merhaba sayın arkadaşlar, bugün sizleri bu yazıyla biraz derin bir yolculuğa çıkarmak istedim. Hazırsanız başlıyorum. Sizce bilinç dediğimiz şey tam olarak nerede yer alıyor? Aslında bilincin tam olarak nerede olduğunu dile getirmek imkansız gibi fakat kendimce zihnimde oluşan olguyu sizlere aktarmaya çalışayım. Bilinç zihinsel olarak fark edebilmektir ancak fikrimce bu sadece zihinle gerçekleşen bir şey değil hissiyatlarla birleşerek asıl özünü oluşturuyor. Bilincin ruhun içinde olduğunu düşünüyorum, yanlış anlaşılmasın ruhun kendisidir demiyorum. Bunu şu şekilde düşünebilirsiniz: Bedenimiz bir radyoysa ruhumuz o radyoda çalan müziktir, bilinçse müzikte yayılan frekanslardır. Yani dokuların birleşip asıl öz benliğini oluşturması gibi düşünebilirsiniz. Her insanın zihni farklıdır, kimin nasıl bir düşünme biçimi var tam olarak bilemeyiz ancak genel itibariyle insanlar zihinlerine ya "ben" ya da "biz" diye hitap ediyor. Geçen gün zihinsel olarak kendimce bir tartışma içindeyken sanki iki farklı benliğim var da aynı anda birbirinin savını eleştirel bir bakış açısıyla çürütüyorlardı. Baktım ki kendime biz diyorum, sonra diğer bir benliğim dile gelip: Biz ben olmuyor muyuz, diye başka kapsamlı bir sorgulama başlattı. Bence bu ayrıştırma biçimi biraz da insanın dışarıdan kendini nasıl bir bakış açısıyla görebildiğini öğrenmek için yaptığı bir koşul. Bu süreçte bazen zihin birçok şeyi elinde tutup, üstten bir şeyleri ele alıyormuş gibi gözükebilir ancak bunun biraz da eleştirel bir farkındalıktan doğduğunu düşünüyorum. Zihin hep arka kısımda diğer dosyaları açık bırakıyor ki benliğinin oluştuğu en yakın ve argümansal olarak en mantıklı veriyi kabul edebilsin. Düşünme eylemi bana hep çok tuhaf gelmiştir. Şu an okuduğunuz bu yazıyı ben düşünerek yazıyorum ama kelimeler,
Felsefe
Savaşın Psikolojisi: Einstein ve Freud’un Mektupları Üzerine
1932 yılının sonbaharında Avrupa, dışarıdan bakıldığında sakin görünüyordu. Sokaklar hâlâ kalabalıktı, üniversiteler açıktı, gazeteler basılıyor, konserler düzenleniyordu. Fakat bu sakinlik hiç de hayra alâmet değildi. Ekonomik kriz derinleşiyor, milliyetçilik yükseliyor, radikal hareketler Almanya’da güç kazanıyordu. İnsanlık bilim ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydetmişti ancak aynı insanlık, yalnızca birkaç yıl sonra tarihin en büyük savaşlarından birini başlatacaktı. Böylesine bir atmosferin içinde Einstein ve Freud, insanlığın en eski sorularından biri üzerine kafa yoruyorlardı: İnsan savaşmayı bırakabilir mi? Bu soru, Albert Einstein ile Sigmund Freud arasında gerçekleşen ve daha sonra “Why War?” adıyla yayımlanan mektuplaşmanın merkezindeydi. Mektuplar savaş üzerine yapılmış basit bir entelektüel tartışma olmakla kalmadı. İkili; tartışmaları süresince insan doğası, uygarlık, propaganda, kitle psikolojisi ve modern dünyanın kırılganlığını detaylı bir şekilde teşhis etti. Ürkütücü olan şey, aradan yaklaşık bir asır geçmesine rağmen bu mektupların güncelliğini korumasıdır. I. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa fiziksel olarak yeniden inşa edilmeye çalışılıyordu fakat psikolojik yıkım hâlâ sürüyordu. Milletler Cemiyeti kurulmuştu. Amaç devletler arası çatışmaları çözmek ve yeni bir dünya savaşını önlemekti. Bu fikir, kağıt üstünde harika görünüyordu. Ancak aynı dönemde ekonomik kriz büyüyor, toplumsal öfke artıyor, propaganda araçları giderek güçleniyordu. Faşist hareketlerin yükselişi, yaklaşmakta olan fırtınanın en önemli göstergelerinden biriydi. İnsanlık teknolojik olarak modernleşmişti ancak psikolojik açıdan hâlâ kabileseldi. Einstein’ın fark ettiği temel mesele buydu. Sorun sınırlar, ordular veya devletlerle ilgili değildi. Asıl sorun, insan zihninin
1000Kitap
Albert Einstein'a saygılarımızla...
Albert Einstein’ın geliştirdiği özel görelilik, zaman ve mekânın herkes için aynı olmadığını söyler. Özellikle bir cisim ışık hızına yaklaştıkça, dışarıdan bakan birine göre o cismin zamanı yavaşlar. Bunu basit bir örnekle düşünebiliriz: Bir arabayla düzgün bir yolda hızlı giderken hedefe kısa sürede ulaşırsın, ama bozuk bir yolda yavaşlamak zorunda kalır ve aynı mesafeyi daha uzun sürede tamamlarsın. Bu durum günlük hayatta hız ile süre arasındaki ilişkiyi gösterir. Ancak özel görelilikte fark şudur: Burada sadece hız değişmez, çok yüksek hızlarda zamanın kendisi de değişir. Daha düzgün bir yolda 200 km hızla gitmek mesela... Yani bir araç ışık hızına çok yaklaşsaydı, içindeki kişi için her şey normal akarken, dışarıdan bakan biri onun zamanının daha yavaş ilerlediğini görürdü. Bu da bize zamanın mutlak değil, harekete bağlı olduğunu gösterir. Bu duruma özel görelilikte zaman genişlemesi denir.