Güzelliğin bir lütuf değil, bir lanet olabileceğini anlatan o nadir romanlardan biri.
Dorian Gray dışarıdan hiç değişmezken içten içe çürüyen bir ruhun portresini izliyoruz.
Dorian Gray'in Portresi beni beklediğimden daha fazla sarstı. Kitap bitince bir süre boş boş duvara baktım resmen. Dorian’ın değişimi öyle bir anda olmuyor, adım adım oluyor ve insan en çok buna ürperiyor. Başta masum gibi görünen birinin yavaş yavaş vicdanını susturmasını izlemek rahatsız edici ama bir yandan da gözünü alamıyorsun.
En etkileyici şey bence şu: Dışarıdan hiç bozulmayan bir yüzün arkasında içten içe çürüyen bir ruh fikri. Oscar Wilde hem çok zarif yazmış hem de acımasız.Portre ise bana hep bastırdığımız taraflarımızı hatırlattı; görmek istemediklerimizi bir yere kilitlesek de onların yok olmaması gibi. Bazı cümleleri durup tekrar okudum. Güzellik, haz, vicdan… hepsine bakış açımı biraz kurcaladı bu kitap.
Karanlık, düşündürücü ve rahatsız edici bir klasik.
*1 puanı okuduğum yayınevinden dolayı kırdım.
Üzerine söyleyeceğim cok fazla şey yok, çok sevdiğim bir yazar ve yeni başucu kitabım..
Halil Cibran ’ın yaptığı şey şuna benziyor:
Sanki insana bir şeyler öğretmiyor, sadece bildiklerinin üstündeki tozu siliyor. O yüzden “herkes okumalı” demek yetmiyor; bence hayatın farklı dönemlerinde tekrar tekrar okunmalı. Aynı metin, başka bir yaşta bambaşka bir yerinden yakalıyor insanı. Kıymetli çünkü insanın unuttuklarını sakin bir dille hatırlatıyor.
Vatan Millet Samatya da özellikle üç kuşak kadının iç sesi, bastırılmış öfke ve kabullenilmiş yorgunluk çok gerçek geliyor. Ancak bir süre sonra üst üste gelen travmatik olaylardan dolayı karakterlerle empati kurmaktan çok, sadece tanık konumunda kalmış gibi hissettim. Kitapta şiddet var, ihmal var, suskunluk var; kimsenin kimseyi tam olarak koruyamadığı hayatlar anlatılıyor.
Ama şunu fark ettim ve bu büyük ihtimalle Seray Şahiner ’in bilinçli tercihi: Buradaki kötülük canavarca değil, sıradan. Neredeyse herkes sorunlu, herkes yaralı, herkes bir şekilde kötülüğün parçası. Karakterler şeytan değil; yorgun, eğitimsiz, sıkışmış, sevgisiz. Tam da bu yüzden anlatılanlar daha rahatsız edici oluyor.
Yine de üst üste gelen travmalar, okur olarak bir noktadan sonra “nefes alacak iyi bir an” aratıyor. Umut çok kısa süreli ve hemen bastırılıyor. Bir süre sonra bu travmatik yoğunluk duygusal olarak yoruyor ve etkisini azaltıyor; insan “okey, anladım, hayat zor” demeye başlıyor.
Buna rağmen kitap kolayca silinip gidenlerden değil. Bitirdikten sonra insanın aklında “şu karakter ne oldu?” dan çok, “bu hayatlar neden böyle?” sorusu kalıyor. Belki de romanın asıl derdi görmezden gelmeye alıştığımız hayatları göz hizasına getirmektir.
Samatya bir arka plan değil, yaşayan bir mekân; daralan hayatlar, kuşaklar arası aktarılan yoksunluklar ve sevilmemiş insanların sevmeyi becerememesi hikâyenin merkezinde. Roman beni sarsmadı ama biraz sıktı açıkcası.
Bekle Beni , bir aşk romanı gibi başlasa da, bu ülkede düşünmenin ve üretmenin nasıl cezaya dönüştüğünün kısa ama sert bir hatırlatıcısı. Zülfü Livaneli , karakterinin üzerinden 68 kuşağının kırılan hayallerini, darbelerin insanın ruhunda açtığı yarıkları ve Türkiye’nin fikir insanlarına biçtiği kadersizliği anlatıyor. Sade gibi görünen ama içi dolu bir dille, “bu memleketin aydını neden hep tedirgin yaşar?” sorusunu sessizce bırakıyor okurun önüne.
Livaneli’nin kendi hayatı kitabın arka planında güçlü bir iz bırakır. Kendisi de 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerini yaşayan, düşünceleri ve sanatı nedeniyle baskı gören, uzun süre yurtdışında yaşamak zorunda kalan bir isimdir. Bekle Beni’deki “bir kimliğe sığamama” hâli, hem ülkesini hem de kendisini yeniden kurmaya çalışan Livaneli’nin yıllar boyu yaşadığı sürgün duygusuna çok benzer. Onun romanlarındaki temel temasal damarlardan biri olan “bireyin devlete karşı kırılganlığı”, burada da hem sade hem de ince bir dille işlenmiştir. Birkaç sayfada bir kuşağın acısını ve direncini duyurabilmesi, Livaneli’nin hem tanıklığının hem olgun kaleminin gücü. Kısacık ama uzun uzun düşündüren bir metin.
Kızım Hakkında Her Şey , anne–kız ilişkisini sadece bireysel bir çatışma olarak değil, toplum baskısı, kültürel normlar, ekonomik belirsizlik ve LGBT görünürlüğünün aile içindeki yansımalarını gösteren sade ama