Vampir efsanesinin temelinde, halkın iliğini kemiğini sömüren, aristokratik zırha bürünmüş zalim liderler yatar. Tarihsel olarak en bilinen iki örnek, Eflak Voyvodası II. Vlad (Kazıklı Voyvoda) ve Macar Kontesi Elizabeth Báthory’dir. Her ikisi de masum insanlara akılalmaz işkenceler yaparken arkalarına feodal sistemin, yani dönemin "devlet zırhının" gücünü almışlardı. Kontes Báthory, yüzlerce genç kızı sarayında katlederken soyluluk unvanı sayesinde uzun süre kimse ona dokunamadı. Karl Marx bile Kapital’de kapitalizmi anlatırken bu metaforu kullanır: "Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek yaşayabilir." Yani vampir, aslında kendi halkının kanıyla (emeğiyle, canıyla) beslenen ve şatosundan çıkmayan dokunulmaz "efendilerin" simgesidir.
Kurt adam (likantropi) efsaneleri, özellikle Orta Çağ Avrupa’sında toplumsal düzenin çöktüğü, savaşların ve kıtlığın baş gösterdiği dönemlerde zirve yaptı. O dönemde, toplumda saygın konumda olan ya da gücü elinde bulunduran bazı kişilerin (örneğin Fransa'da Joan of Arc'ın silah arkadaşı olan çok zengin baron Gilles de Rais) çocukları kaçırıp katlettiği ortaya çıktığında halk bunu rasyonel bir zemine oturtamadı. "Bir insan, arkasındaki bu güçle nasıl bu kadar vahşi olabilir?" sorusunun cevabı, onun geceleri bir canavara, yani kurda dönüştüğü iddiası oldu. İnsanın medeniyet, hukuk ve makam zırhını çıkardığında içinde sakladığı o çiğ, ilkel ve dizginlenemez şiddet arzusunu temsil eder.
Zombi efsanesi, diğer ikisinden farklı olarak "gücü elinde tutanın" değil, "güç altında ezilenin" travmasından doğmuştur. Kökeni Haiti ve Batı Afrika'daki Vudu (Vodou) inancına dayanır. Haiti, Fransız sömürgeciliği döneminde dünyanın en vahşi köle kamplarından biriydi. Köleler o kadar ağır şartlarda, ölesiye çalıştırılıyordu ki, buradaki insanlık dışı