1980'lerde felsefeci Hilary Putnam bu soruyu bir üst seviyeye şöyle yükseltti: "Fıçıdaki bir beyin miyim ben?" Bilim insanları beyninizi vücudunuzdan ayırmış olsa ve bir kitabın ellerinizde bıraktığı hissi, derinizin sıcaklığını, ellerinizin görünüşünü algıladığınızı inanmanızı sağlayacak şekilde korteksinizi uyarsa nereden anlayabilirdiniz? Bu soru, 1990'larda "Matrix'te mi yaşıyorum?" biçimine dönüştü. Günümüzdeki eşdeğeri ise şöyle: "Bir bilgisayar simülasyonu muyum ben?"
Modern birey bir inanca, geleneğe, temele, kimliğe tutunamaz çünkü bürokratik-kapitalist haz ve hız kültürü tutunacak bir dal bırakmamıştır. Aydınlanma düşüncesi yeni bir dünya kurmak adına temelleri sarsmak, kökleri söküp atmak ve tarihin yükünden ve geleneğin esaretinden kurtulmakla övünür. Böylece bireyi ve dünyayı özgürleştirdiğini ileri sürer. Kuantum devrimiyle katı olan her şey akışkan hâle gelirken bugün dijital devrimle akışkan olan her şey buhar olup uçmakta ve sanal bir algoritmaya dönüşmektedir. Tutunacak dal diye uzandığımız şeylerin birer ekran görüntüsü, avatar, kod, yazılım, imge ve yanılsama olduğunu fark ettiğimizde iş işten geçmiştir. Artık biz Matrix'in içinde değiliz, Matrix bizim içimizde.
Sinir sistemimiz aracılığıyla, beyinlerimizde gerçekliğin bir modelini yaratarak dış dünyayı işleriz. Ve tıpkı Matrix'te olduğu gibi, her şey göründüğü gibi değildir. Hepimiz, görsel yanılsamaların gücünün zihnimizi şeyleri yanlış algılamaya ittiğini biliriz ama en güçlü yanılsama, kafamızın içinde birleşik, tutarlı bir birey ya da benlik olarak varolduğumuz algısıdır. Bir benlik olarak bedenlerimizi işgal ettiğimizi hissederiz. Zihinsel düzeyde çoğumuz beynimize gereksinim duyduğumuzu bilir ama çok azımız bizi biz yapan her şeyin bir kas yığınına indirgenebileceğini düşünür. Biz dediğimiz şey aslında beyinlerimizdir; ama beyin şaşırtıcı biçimde işlediği dünyaya bağlıdır ve benlik üretimi söz konusu olduğunda diğerlerinin bizi şekillendirme konusundaki rolü olağanüstüdür.