Asla Unutamayacağım Öyküler
10/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2026 109. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 16:52
Öncelikle sizleri uyarıyorum; hem D. N. Archeron 'u hem de yazdığı bütün hikâyeleri ne olursa olsun seven birinin yazdığı bu inceleme, nesnellikten bir hayli uzak olacaktır. Yani yorumlarımın sadece bana ait olduğunun daima bilincinde olun. Şimdilik hepinize iyi okumalar dilerim. Bu roman, içinde birbirinden farklı ve aslında yer yer o kadar da ayrı olmadığını anladığımız 15 tane kısa öyküden oluşuyor. Öykülerin uzunluğu hikâyeden hikâyeye değişiyor. Bazılarının kesin bir sonu varken bazıları da, biz devamını bilmesek bile, sonsuza kadar sürmekte. Ayrıca bir yerde gördüğünüz bir karakter ansızın bir başka öyküde karşınıza çıkabilir; kendinizi hazırlasanız iyi edersiniz. Üstelik bahsettiğim tüm bu öykülerin dışında, kitabın başı ve sonu dahi başlı başına ayrı bir hikâye. Yani Sessiz Ozan'ın hikâyesi. Geriye kalanlar ise onu lanetinden kurtarmak üzere Peri Kraliçe'nin talihsiz adama getirdiği, daha önce hiç duyulmamış gerçek öykülerin bir derlemesi. Hatta üşenmeyip size bu 15 öykünün adlarını da sırasıyla vereyim: Cadısız Köyün Cadısı, Dünyanın Kökleri, Bilinmedik Portreler, Mavi Büyüyle Dolu Küre, Meyre'nin Öyküsü, Yeminkıran, Rüzgârlar Her Şeyi Götürür, Ejder Şövalye, Gezgin Büyücü, Taksus Cadısı, İki Sarı Kasımpatı, Yırtık Kanatlar, Yüz Bin Gece, Vakit Meselesi ve de İnfeliz. Aslında hepsini çok beğendiğimi söylemeliyim çünkü çok geniş bir konu içeriğine sahipler. Yani isteseniz de asla sıkılmak için fırsat bulamıyorsunuz. Kimisinin içinde cadılar ya da büyücüler varken, bazılarında elfler, iblisler ve kadim ormanlar bulunmakta; bir başkasında şövalyeler ve ejderler birbirleriyle savaşırken, diğerinde âşıklar, canavarlar ya da hayaletlerin hikâyesi anlatılmaktadır. Fantastik ve büyülü öğelerden aklınıza her ne gelirse rastlayabileceğiniz dolu dolu bir kitap
1000Kitap
Unutulmuş Büyüler ve Terk Edilmiş ÖykülerD. N. Archeron · Guardian Yayınları · 2025633 okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2026 42. kitabı
·
7 saatte okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2026 02:29
Bazı kitaplar vardır, adını duyunca kalbin hafifçe dalgalanır. Bu eser de inceden öyle bir metin. Üzerimde öyle bir tesir bıraktı; hafif buğulu, dingin… 112 sayfalık kısa bir kitap. Daha çok şiirsel bir düzyazı, uzun iç monologlar ve manevi yansımalarla örülü, tefekküre dayalı bir yazı. Bolca papatya, uçsuz bucaksız mavi gökyüzü imgeleri… Hayat bazen bir cendere, bazen zirveye tırmanılan sarp bir dağ, bazen kupkuru bir avuç toprak, bazen de yemyeşil bir gül bahçesi olarak resmediliyor. Yazar, tevekkül, sabır, sebat, teslimiyet gibi kavramları sıkça öne çıkararak, modern dünyada kaybolduğunu düşündüğü gerçek sevgi ve insanın kendi iç dünyasını tanıma sürecini vurgulamaya çalışmış. Ancak kitabı okurken en çok rahatsız eden nokta, bu samimiyetin yer yer didaktik bir tona kayması oldu. Yazar, sevgi, inanç ve sabır konusunda o kadar sık “şöyle yapın, böyle düşünün, böyle hissedeceksiniz” tarzı yönlendirmelerde bulunuyor ki, okur olarak çoğu zaman akıl verme moduna girdiğini hissediyorsun. Gösterme yerine söyleme ağır basıyor. İç monologlar ve yansımalar güzel başlasa da, aynı manevi kavramlar tekrar tekrar vurgulandıkça metin kendini tekrar ediyor ve tefekkür derinliği yerine bir tür manevi rehberlik havasına bürünüyor. Oysa şiirsel düzyazıda imgelerin ve duygunun kendi başına konuşması daha güçlü olurdu bence. Papatya ve mavi gökyüzü gibi tekrarlanan imgeler de başlangıçta hoşken, ilerledikçe biraz süs gibi durmaya başlıyor. Daha özgün ve daha az tekrarlanan metaforlar metne bir tık nefes aldırabilirdi. Sevgi her zaman papatya kadar masum ve gökyüzü kadar berrak değil. Kırılganlıkları, karanlık yanları, çelişkileri de var. Bu çelişkileri daha cesurca yüzeye çıkarmak, kitabı daha derin ve inandırıcı kılabilirdi. Yine de ilk eser olduğunu unutmamak gerekiyor. Samimiyeti
Edebiyat
Sevmeler Bilmeden OlurHülya Gökçe · Cağaloğlu Yayınevi · 20243 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·504 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 23 Şubat 2026 12:28
eser ilgilisi için önemli makaleler barındırıyor. özellikle cumhuriyetin nev'i şahsına münhasır olarak 1919'da başlayan bir mücadele olmadığı, imparatorluğun devamı olarak şekillendiği olgusu dikkat çekmektedir. eserin herkes tarafından okunmasına salık veririz, okumanın insana katacağı kötülük yoktur. fakat eserle ilgili bir noktaya önemli bir şerh düşmek gerekmektedir: ermeni tehciri meselesiyle ilgili olarak eser yönlendirici ve bir o kadar da subjektif okumaya açıktır. özellikle tarihi hadiseyle ilgili olarak "soykırım" nitelendirmesi ve insanların bilerek ve istenerek yok edildiklerine yönelik yaklaşım ve değerlendirmeler kabul edilemez. tarihi hadiselerin değerlendirilmesinde mutlaka okumaların bütüncül ve kapsayıcı olarak yapılması gerekir. sadece bir dönemin ve uygulamanın üzerinden yorum yapmak, bugünü mahkum etmek ancak propaganda olabilir ve fakat buna tarih diyemeyiz. "ermeni tehciri" meselesi üzerinden çok suların aktığı, sadece cumhuriyetle ve bu toprakla sınırlı kalmayan, dönem dönem bilerek ve istenerek "kaşınan" ve buradan kendine ekmek çıkarmak isteyen kişilerin tutumları ile çıkmaza sürüklenmekte, yargılama mekanizmasına bürünenler özellikle İTC, Talat Paşa, Enver Paşa, Bahaddin Şakir, Teşkilat-ı Mahsusa'nın mahkumiyetine karar vermektedirler. aslında mesele "tehcir"den ziyade türkiye ile ilgili hesaplar olmakla birlikte "tehcir" perde konumunda kılıç olarak sallanmaktadır. isimlendirme mevzunun en önemli satır başlarından birisi olarak değerlendirmeye muhtaçtır: "ermeni tehciri" ile ilgili olarak "soykırım" kelimesinin telaffuz edilmesi bile kötüniyetin ve cephe alışın en bariz göstergesi olup dikkate alınmaya değmez. "tehcir"i anlamak için çok uzak yerlere ve zamanlara değil, üç yıl öncesine bakmak gerekir, coğrafya olarak ise balkanlar'dayız.
Tarih
Bir Ulusun İnşasıErik Jan Zürcher · Akılçelen · 201522 okunma
Hayatınızın Son Haftası Bugün Başlasaydı?
9/10
·216 syf.··
2025 32. kitabı
Her gün aynı şeyleri yapmaktan, aynı yollardan geçmekten, başkalarının sizden beklediği o "normal" insan rolünü oynamaktan hiç yoruldunuz mu? Hayatınızın mükemmel göründüğü ama içinizde bir şeylerin eksik olduğunu, ruhunuzun yavaş yavaş zehirlendiğini hissettiğiniz anlar oldu mu? İçinizde bir ses usulca sorar: "Ben bunun için mi varım?" Ama o sese kulak asmazsınız. Çünkü etrafınızdaki herkes gibi "normal" olanın bu olduğuna kendinizi inandırırsınız. Paulo Coelho'nun Veronika Ölmeye Karar Verdi kitabı, tam da bu sahte normalliğin ortasına düşen bir çığlık gibidir. Hikâye, hayatında her şeye sahip görünen ama içindeki boşluğa daha fazla dayanamadığı için ölmeye karar veren Veronika ile başlar. Başarılı bir işi, iyi bir ailesi, güzelliği vardır; kısacası, toplumun "ideal hayat" dediği her şeye sahiptir. Ama bir şey eksiktir: yaşama sevinci. Bu tanıdık boşluk hissi, kitabı okurken daha ilk sayfalardan itibaren insanın boğazına bir yumru oturtur. Veronika, başarısız intihar girişiminin ardından Villete adında bir akıl hastanesinde uyanır. Ve bir doktor, ona hayatının en acımasız ve aynı zamanda en özgürleştirici cümlesini kurar: "Kalbiniz hasar gördü. Yaşamak için en fazla bir haftanız var." Bu, kitabın ve okurun kendine sorduğu en temel soruyu ateşler: Eğer bir haftan kaldığını bilsen, bugünü nasıl yaşardın? Veronika için cevap ilk başta öfkedir. Ama sonra bir şey değişir. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır. "Normal" olmak, başkalarını memnun etmek, beklentilere uymak zorunda değildir. Bir hafta sonra ölecekse, o hâlde istediği her şeyi yapabilir. İşte tam o an, Veronika ölmekten vazgeçip gerçekten yaşamaya başlar. Kitabın en vurucu yanı, Coelho'nun "delilik" kavramını yeniden tanımlamasıdır. Villete, bir akıl hastanesi değil, toplumun "normal"
1000Kitap
Veronika Ölmek İstiyorPaulo Coelho · Can Yayınları · 2020102,6bin okunma
7/10
·372 syf.··
Beğendi
·
2025 26. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 09 Kasım 2025 00:27
Bu roman Debbie Macomber'ın kücuk mucizeler dükkanını andırıyor. Her iki romanda da karakterler, bir mekân etrafında (birinde yemek okulu, diğerinde örgü dükkanı) toplanır ve orada hayatlarının yaralarını sarmaya, kendilerini yeniden bulmaya başlar. Melissa Senate'ın bu romanı, kalp kırıklığı, aile mirası ve yiyeceklerin iyileştirici gücü etrafında dönüyor. Holly Maguire, hem aşk hayatında yaşadığı hayal kırıklıkları hem de kariyerindeki başarısızlıklar nedeniyle zor bir dönemden geçmektedir. Bir sığınak arayışıyla, Maine'deki Mavi Yengeç Adası'na, Milanlı falcı ve efsanevi İtalyan aşçısı olan sevgili büyükannesi Camilla Constantina'nın yanına döner. Camilla, nam-ı diğer "Aşk Tanrıçası", adada evlilikleri kurtaran ve insanlara kaderlerini fısıldayan sihirli yemek okulu "Cucinotta"yı işletmektedir. ​Ancak Holly adaya döndükten kısa bir süre sonra, çok sevdiği büyükannesi vefat eder. Camilla, Holly'ye sadece evini değil, aynı zamanda yemek okulunu, tüm tarif defterlerini ve kişisel günlüklerini miras bırakır. ​Büyükannesinin mirasına sahip çıkmaya kararlı olan Holly'nin önünde büyük bir engel vardır: Yemek pişirmeyi pek bilmemektedir. Üstelik Camilla'nın tarifleri sıradan değildir; her yemeğe "hüzünlü bir hatıra" ya da "tutkulu bir dilek" gibi manevi ve büyülü bir "gizli malzeme" eklemesi gerekmektedir. Holly, büyükannesinin adını yaşatmak için İtalyan yemek dersleri vermeye başlar. Yemek okuluna katılan dört öğrenci, sadece yemek yapmayı öğrenmekten fazlasını aramaktadır: ​Simon: Kızı Mia ile bağ kurmak isteyen bekar bir baba. ​Mia: Babasının, nefret ettiği bir kadınla evlenmesini engellemeye çalışan 12 yaşında bir kız. ​Juliet: Acı dolu bir sır saklayan Holly'nin çocukluk arkadaşı. ​Tamara: Gerçek aşkı bulmayı arzulayan kronik sevgili değiştiren biri. ​Holly, bu
Aşk Tanrıçası'nın Yemek OkuluMelissa Senate · Martı Yayınları · 2012324 okunma
Sırça Köşk ( Spoiler İçerebilir )
8/10
·141 syf.··
Beğendi
·
2025 43. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 04 Kasım 2025 21:38
Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk kitabını ilk elime aldığımda, 1947’de yazılmış bir eserin beni bu kadar derinden etkileyeceğini hiç düşünmemiştim. Sayfaları çevirdikçe fark ettim ki, o dönemin hikâyeleri değil bunlar; bugünün, hatta belki yarının hikâyeleri… Çünkü Sabahattin Ali, sadece bir dönemi değil, insanın değişmeyen tarafını yazmış: hırsı, sömürüyü, adaletsizliği ve suskunluğu. Kitap, 13 hikâye ve 4 masaldan oluşuyor. Her biri bambaşka bir yüzüyle aynı gerçeğe dokunuyor: “Bu ülkenin acısı hiç bitmemiş.” Portakal, Böbrek, Kurtla Kuzu, Hakkımızı Yedirmeyiz… Her hikâyede aynı yankı var: Gücü elinde tutanların doymazlığı, sessiz kalanların çaresizliği. Portakal’da yoksul bir işçi, taşıdığı malı kendine bile alamıyor; Kurtla Kuzu’da fikirlerinden dolayı işkence gören insanlar var. Hakkımızı Yedirmeyiz’de ise “namus” kisvesi altında dönen yolsuzluklar. Ve insan okudukça fark ediyor: O yıllar geçmiş, ama düzen hiç değişmemiş. Sabahattin Ali’nin kalemi, ne bir isyan ne de bir ajitasyon; o sadece gördüğünü yazıyor. Ama öyle bir yazıyor ki, kelimeler sanki yüreğine oturuyor. Bazı hikâyelerde öfke hissediyorsun, bazılarında çaresizlik, bazılarında da insanın insana ettiğine duyulan keder. Her satırında şu düşünce yankılanıyor: Biz aynı hataları hâlâ yapıyoruz. Kitabın son kısmında yer alan Sırça Köşk masalı ise bambaşka bir seviyede. Bir halk düşün; elinde varıyla yoğuyla, sadece “eksik kalmayalım” diye bir köşk inşa ediyor. Köşk büyüdükçe büyüyor, içi bürokrasiyle doluyor. Halk yoksullaşıyor, ama o camdan yapıya hayranlıkla bakmaya devam ediyor. Ta ki, bir gün halktan biri elindeki koyun kellesini köşke fırlatıp o camları tuzla buz edene kadar. İşte o an, insanın içinden garip bir umut yükseliyor. Çünkü o kelle sadece bir öfke değil; fark edişin sembolü. Sabahattin Ali,
Sırça KöşkSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 202069,8bin okunma