Aşk sandığımız şey, fiyakalı bulduğumuz özelliklere sahip kişilere meyletmekten ibaret değil midir çoğu zaman? Yahut idealdeki maşuku çağrıştıran varlıklara meyledip, o meyl listesinin birinci sıradaki öznesini seçmek değil midir? Aynı güzergâhta Shakespeare’in ”Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz” sözü de benzer ihtarı yapıyor.
Yaşamı ateşli bir hastalık gibi, bir sara nöbeti gibi geçirenler çok defa yaşamanın tesellisini, yazmasının şifasında bulurlar. Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım”, Slavoj Zizek’in “Yazmak hayatımı kurtardı” gibi yazma gerekçeleri yazının şifacı etkisini gösteriyor. Zizek’te yazmak, intihar erteleyici bir özellik de taşır. Bir röportajında şöyle ifade eder bu yüzden: “İntihar edebilirim ama bitirmem gereken bir yazım var. Önce onu bitireyim, sonra kendimi öldürürüm. Sonra bir başka yazı, sonra başka bir tane. Ve işte hâlâ buradayım.”
William Faulkner, yazmak ve yaşam arasındaki gelgitli ilişkiye daha başka bir perspektifle bakar: “Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar.”
Latincesi “museum” olan müze kelimesi “Musa’ların tapınağı” anlamına gelir. Müze, Musa’nın ruhundan kalan şeydir. Aşkının ve masumiyetinin müzesini yapmış bir roman kahramanına belki de bu yüzden söyletiyordu Orhan Pamuk: “Gerçek müzeler, zamanın mekâna dönüştüğü yerlerdir.” Bazen bir yere götürürsünüz varlığınızı da orada görmediğiniz şeylerin tesirini hissedersiniz. Yahut sevdiğiniz birinin bir zaman yaşadığı, vakit geçirdiği bir yere gider ondan kalan bir şeyler bulmayı ümit edersiniz. Saklanmazsa kaybolacak güzelliklerin yitip gitmesine dayanamayan, o güzellikleri görebilen gözlere göstermek isteyen ve bununla hazların en büyüğünü duyanların hatırına o ruhu ve tesiri saklamak istersiniz. İşte o ruhun hatırına, tesir edenler temas edilenlere dönüşsün diye inşa edilen adıdır, Ruh Müzesi.