“Tolstoy'la boy ölçüşebilecek bir İngiliz roman yazarı yoktur; başka bir deyişle, hiçbir İngiliz roman yazarı, insan yaşamının hem kahramanlık yanı, hem de aile ilişkileri üstünde durarak böylesine eksiksiz bir tablosunu çizmiş değildir. Hiçbir İngiliz roman yazarı insan ruhunu Dostoyevski kadar derinden incelememiştir. Sonra, dünyanın hiçbir yerinde çağdaş insanın bilincini Marcel Proust kadar başarıyla çözümlemiş bir romancı daha yoktur.”
D. H. Lawrence’a göre roman, insan ilişkilerini ele almakta kusursuz bir araçtır. “Bize yaşamakta romandan daha çok yardımcı olabilecek hiçbir şey yoktur.”
Aşk sandığımız şey, fiyakalı bulduğumuz özelliklere sahip kişilere meyletmekten ibaret değil midir çoğu zaman? Yahut idealdeki maşuku çağrıştıran varlıklara meyledip, o meyl listesinin birinci sıradaki öznesini seçmek değil midir? Aynı güzergâhta Shakespeare’in ”Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz” sözü de benzer ihtarı yapıyor.