• Yazar: Sinem Demir
    Hikaye Adı : Çatı Katı
    Link: #29450282

    Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Bir kaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken, şu an kalbinde kelebekler uçuşuyordu.

    İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler. Almadığı bir kaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti. Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.
    Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. Burada Gülce’nin ailesinden kalma bir kaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a. Sonra gözü semavere ilişti.
    -Haftasonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
    Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

    Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti henüz 13 yaşındayken. Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.
    Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz Amca vardı. Mümtaz Amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş,Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

    Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.
    Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”
    Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
    Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine. Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık.” Dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini. Artık ben değil biz vardı. Senelerce yapayalnız geçirmişti hayatını, önemli anlarının hiç birinde ailesi yanında olamamıştı. Yemin törenlerine, mezuniyet törenlerine gitmeyi pek istemezdi bu yüzden. Herkesin ailesiyle olan birlikteliğini görüp buruk bir mutluluk yaşardı. Fakat artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. “Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor” dedi kendi kendine. Umutla Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.
  • Yazar: Şimâl
    Hikaye Adı : Yeşil Flüt
    Link: #29336624

    Kaçınızın çocukluğuna dair önemli anılarının bir parçası olan özel ufak tefek eşyaları vardır? Bir oyuncak araba, sürpriz yumurtadan çıkan bir kurşun asker, arkadaşınızdan üttüğünüz kocaman mavi bir misket, oyuncak bebeğinize yalancıktan ÇAY içirdiğiniz tabağı kendine yapışık pembe minik bir fincan ya da ne bileyim size özel küçük bir parça… Dolabınızı yerleştirirken elinize geliveren, ‘’bu kutuda da ne vardı ki’’ diye içindekileri unuttuğunuz yıllardır açmadığınız bir kutucuğu açtığınızda yüzünüze gülüverip anında sizi o yıllara götürüveren sizden bir parça…

    Sizi bilmem ama benim yeşil bir flütüm var. Daha daha küçükken de kolları ve ayakları birbirine yapışık, sarı ile yeşil arası bir renk plastikten yekpare bir oyuncak bebeğim vardı. Annem almıştı tuhafiyeden. Çok oynadım onunla. Bebeğimle benim evimiz, evdeki tek masanın altıydı. 50*70 cm masa şimdi küçük geliyor ama o zamanki bana 3+1 daire kadar büyük gelirdi. Her seferinde kundak yapmak zorunda kaldığım yapışık yekpare bebeğim için kolları neden ayrı değil diye ağlamaz, annemden yenisini istemez onunla güzel güzel oynardım. Ben büyüdükçe ne ara kayboldu işte onu hatırlamıyorum.. Bakmayın bu anlattığıma geçenlerde annem ve ablama ‘’ ya ben çok da yaramaz bir çocuk değildim dimi’’ dediğimde hemen bana amcamın kızının kafasını nasıl yardığımı anlattılar. Hafızam işte.. silmiş o kısımları güzeeelce..

    Geçenlerde dolabımı yerleştirirken işte o, yani yeşil flütüm bir kenardan bana göz kırptı ve anında da hayalen açılan bir pencereden o günleri seyran ettirdi.. Ortaokula başlarken müzik dersimiz için aldığımız ilk enstrümanım.. Yan flüt filan sanmayın haa.. bildiğiniz plastik okul flütü.. Babamla ayaklarımıza kara sular inene kadar nereleri gezip almıştık bugün gibi hatırlıyorum.. Babamın benden çok heveslendiğini, hatta ‘’ çalıyor mu bakiim’’ diye kaç kere ‘’ tüüü tüüüü’’ diye öttürdüğünü.. Şimdilerde beş bilemedin on lira olan nereye gitti gelmez bir para olan flüt o zamanlar epey para etmişti.. belki yine ucuzdu da bize çoktu o para varın siz düşünün.. Derslerim ilerledikçe evde bana ‘’ doo bir küüüülah dondurmaaa….ree masmavi bir dereeee……’’ yi çaldırdığı hala kulaklarımdadır. ‘’ mii denizde bir geemii….. faa denizde bir tayfaaa….soool papatyalı bir yooool….. la güneşten bir damlaaa……’’

    İyi bir müzik kulağımın olması muhtemelen babamın genlerinden anlayacağınız.. Babama kimden geçmiştir işte o muamma.. dedelerden ya da nenelerden biri olmalı muhakkak .. Çok küçükken teybe ses kaydı filan da yapardı babam.. hele de köyümüzde bir piknik günü ayağında kundurayı söylediğini hala unutamayan, bahsi geçtikçe hüzünle anlatan akrabalarımız var.. sonradan çok aradım o kaseti ama muhtemelen babamla hatıraları benim kadar iyi olmayan ablamın marifeti alıp çöpe basmak babamın ardından..

    Müzik dersi en sevdiğim derslerdendi.. Resim de.. aslında tüm dersleri çok severdim ben.. Beden dersi hariç.. yaşıtlarımdan daha erken boyum uzadığı için hep utanırdım o derste ve nefret ederdim şu baş belası takla, köprü ve kasadan atlamadan..Okula koşa koşa giden, belki de diğer arkadaşlarımın inek dediği tiplerdendim..Benimkisi kitaba deftere gömülü bir ineklik sayılmazdı aslında.. dersi çok iyi dinler, bir de ödevlerimi yapardım o kadar.. yedi yirmidört ders çalışmazdım yani.. zaten üç göz evimizde oturduğumuz odada aynı zamanda yattığımız için buna imkanım da olmazdı.. kalma tehlikesi geçirdiğim tek ders olan bedenden de dönem ödeviyle yırtardım.. Okulumuz kenar mahallede olmasına rağmen resim ve müzik derslerinde atölyeye ve müzik sınıfına giderdik sınıfça.. Müzik öğretmenimizin görmez tarafından ömrümüzde ilk defa gördüğümüz bir köşedeki PİYANOnun bir iki tuşuna korka korka basar, hoca yakalayacak diye ödümüz kopardı.. Hocamız, ara ara bazı şeyler çaldığı bu kutsal enstrümanı, koro seçmelerinde ara sesleri çıkarabiliyor muyuz diye bizleri denemekte de kullanırdı. Tahmin ettiniz değil mi koroda olduğumu..

    Evet üç yıl boyunca koronun sabit elemanlarındandım.. Lisede ise yakamı zor kurtarmıştım müzik hocamdan.. MF dalında ilerlemek istediğimden müzik kariyerim!! başlamadan bitmişti.. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda vs. banttan çalınan istiklal marşını duyanların o an ne yapıyorsa Allah ın emriymiş gibi put gibi donduğu okul törenleri.. küçüğü büyüğü yaşlısı genci marş bitene kadar her ne haldeyse öyle donan insanlar.. geç kalıp okulun arkasından dolaşan üç beş çocuk bile kimse görmediği halde anında taşlaşırdı sesi duyunca .. hatırladıkça hala gülerim.. işte bize yani okul korosuna çok işler düşerdi o günlerde.. koronun üç beş parçası olurdu kesin.. Bir de solo söylenen birkaç parça.. Derslerim ve korodaki disiplinim iyi olmasına rağmen muhtemelen silik sinik bir profilim vardı ki soloya seçmezdi hoca beni.. fakat günlerden bir gün yine bir okul töreninde koroya epeyce bir iş düşmüştü. Hocanın repertuarına aldığı bir türküde hem erkek hem kız sesine ihtiyaç vardı solo olarak.. Düet gibi yani.. Hocamız başladı bizi çalıştırmaya .. Tek tek seslerin uyumuna bakarken zaten sayıları az olan erkek öğrencilerin hiçbiri işi kotaramadı ve erkek ses mecburen hocamız olacaktı. İş böyle olunca kızlara da bir heyecan geldi ki sormayın.. Hoca ile düet.. sıra geldi denemelere.. Bir .. iki.. üç.. dört.. derken denenen hiçbir kızın sesi hocanın sesiyle uymuyordu birtürlü.. Bense diyorum ya biraz silik olduğumdan kül kedisi gibi sesi en son denenen kişi olmuştum.. Sesimin denenmesiyle ‘’ Aranan kan bulunmuştur’’ diye hocamızın sevinç nidasını hiç unutmuyorum.. Türküde ‘’ beni bu dertlere garkedeeeeen ‘’ diyen hocanın ardından ‘’ sen sen sen…. Sen sen sen ‘’ diyecek olan ben.. Günlerce yapılan hazırlık, prova vs. den sonra tam bir fiyasko solo.. Neden mi.. elimdeki mikrofonun sesini açmamışlar da ondan.. Gerçi ikinci nakaratta açtılarsa da ilk nakaratta hocamızı yalnız bırakmıştım.. Tabiri caizse dertlere garketmiştim anlayacağınız.. Aslında bu olaydan daha ziyade beni şok edense eve geldiğimde olayları anlatırken ‘’ mikrofonun sesini açmamışlar kimse duymadı benim ‘’ sen ..sen .. sen.. dediğimi’’ diyince babamın ‘’ ben duydum’’ demesiydi.. ‘’ baba sen orda mıydın gerçekten’’ ‘’ nerdeydin ben görmedim ki seni..’’ ‘’ güzel söyledim mi ‘’…. Artık sevinçle, gözler faltaşı şeklinde sorulan soruların bini bin para.. Sonradan öğrendim ki babam solo söylediğim için değil koroda olduğum için beni dinlemeye hep gelmiş.. Benimle birlikte o heyecanı bir köşeden hep yaşamış.. Alkışları diğer alkışlara karışmış.. ve sessiz sedasız bir köşede seyredip gururlanmış da bir güne bir gün ben şımarmayım diye bana hiç söylememiş..

    Kimbilir daha neler neler söylemedi ve ben duymadım yıllarca.. Şehir dışına okumaya gönderirken otobüs hareket ettiğinde elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm de bir de işte o zaman hayatımda çok şeyler değişti.. Bazı şeylerden dolayı zihnimde kavga etmeyi bıraktım onunla.. Zaten o da birkaç ay sonra bizi bıraktı ebediyyen.. Meçhule giden bir gemi misali sessizce bu limandan ayrıldı.. RIHTIMda kalan bizlerde gah elemli, gah kahırlı, gah sıradan günlerle yaşamaya devam edip gittik.. Size söylemedim değil mi.. flütümden başka bir de mızıkam olduğunu.. ama onu hiç çalamadım babam gibi.. Ablam değerlidir belki diye atmamış olacak ki çekmecede yerinde bulabilmiştim onu.. İşte burda flütümün yanında duruyor.. babamdan bir nefesle saklı o kırmızı kadife kutusunun içinde..