İşte aynı su üstlerini dolaşıyor aynı çocuk ve Bebek’teki evlerinin balkonundan bakıyor Nâzım, Menemencioğlu’ların. Hâlâ mavi gözleri ve yüzü çilli. 69, 71 mi geçiyor? Yani gençliği Nâzım’ın. Uzun. Güzel. Öfkeli. Önünde bir tabak frenk üzümü ve Refet Paşa’nın beyaz atı. Bakıyor Nâzım hohlayıp havayı, bir imparatorluk suyuna: Karanlık. Durağan. Pis. Bir imparatorluk: acılı, küskün, yatalak. Ve sıfırla dönmüş yerine. Ve durduramamış haplar, şuruplar, kuvvet macunları o başdönmelerini. Hiç kusmamıştır çünkü. Hep öğürerek yaşamıştır. Onun için büyütememiş sıkıntısını ve kinini birlikte: İnsanca. Ve imparatoriçe Eugénie çıkıyor Göksu kasrından ve monoklunu düzeltiyor Abdülhak Hâmit ve sofra kuruyor Lüsyen Hanım). Ve Emirgân’dayız seninle ben, hiç olmadığımız Emirgân’da (böylesi daha mı iyi?), yaprak içinde sokaklar ve üşüyor ellerin ve başparmağın, acının coğrafyası olan başparmağın, ki yüzünün (yüzün var mı senin?) incecik bir sokağıdır ve bana bir Akdeniz kasabasında gördüğüm (Brendizi’de mi?) bir sokağı y ansıtır hep (evlerinin bir avlusu gibi almışlardır içlerine, sabun, yemek kokuları gelir ve kurumuş çamaşır). İnce, kıl damarlarını sayıyorsun bir yaprağın ve Boğaz’a bakıyoruz: Bu kör suya! (Ey kör su!) Ve bilmediğimiz sokaklara çıkıyoruz, hepsinde çamaşır seriyor ipe bir kadın ve uzuyor boynun.