Tarih kitaplarıyla, dönem romanlarının en büyük farkı; bence, tarih kitaplarının okuyucuya olayları sadece anlatmasına karşılık, dönem romanlarının olayları adeta yaşatmasıdır. Hele hele böylesine muhteşem denecek derecede ustalıkla yazılmış bir dönem romanı ise kendinizi olayların izleyicisi değil, adeta direk yaşayan biri olarak görmenize sebep olur.
Yazar Elsa Morante, bu kitabında bizi 1941-1947 yıllarının Roma'sına götürüyor ve bir grup insanının yaşadıkları üzerinden bir çok mesaj veriyor. Savaşı anlatıyor ama savaş meydanından, askerlerden değil, normal, sade vatandaşın üzerinden anlatıyor ve savaşın ne derece yıkıcı olduğunu, ne derece parçalayıcı, yok edici olduğunu, sadece insanları , hayvanları, binaları, şehirleri, kısaca dağları, taşları yok etmekle kalmadığını, en büyük tahribatı ise yaşayanların ruhlarında yaptığını gözler önüne seriyor. Savaş meydanı olmadan müthiş bir savaş eleştirisi yapıyor. İdeoloji sahibi olmadan müthiş bir ideoloji eleştirisi yapıyor. Tüm ideolojileri aynı kefeye koyarak, aslında ideolojinin kedisinin direk iktidar sahipleri olduğunu öne sürüyor. Ve tarih için, varlıkların hiçbir öneminin olmadığını adeta vurgulayarak, ne olursa olsun tarihin yoluna devam edeceğini bildiriyor.
Kitapta , Roma'da otuzlu yaşlarını yaşayan dul bir öğretmen olan İda isimli bir kadının hayatına odaklanıyoruz. İda, 1940 yılının ilk günlerinde Roma'nın göbeğinde bir Alman askerinin tecavüzüne uğruyor. Kitaptaki olaylar bu tecavüzle başlıyor. Kadının zaten zor olan yaşantısı bu tecavüzün ardından daha da zorlaşıyor. Savaş yılları, Alman işgali, yokluk, sefalet, açlık, yersizlik, yurtsuzluk ve ırk ayrımı. Kısaca savaşın adeta yok ettiği koca bir şehirde bütün bunlara tek başına göğüs germeye çalışan iki çocuklu dul bir kadın. Ve Bütün bu dönem