"Kendi canavarını yaratmak" kavramının çok somut bir örneği. Sokaklarda pek iyi şartlarda olmasa bile bir şekilde kendi doğasına uygun olarak yaşamaktadır Şarik. Ta ki bir gün bir kaç dilim sucuk parçasıyla kandırılıp Filip Filipoviç'in dairesinin yolunu tutana kadar. Evet sokakta da başına türlü türlü kötü şeyler gelmektedir; çoğu zaman aç kalmaktadır, itilip kakılır, insafsız tekmelere maruz kalır, kızgın yağda haşlanır ama yine de köpektir. Köpek kalbine sahiptir ve kendi doğasına göre hareket eder. Filip Filipoviç ise ona "insan kalbi" bahşetmiştir, yapabileceği en büyük kötülüğü yaparak. Ameliyat yaraları bile iyileşir, kızgın yağda kabaran derisi bile zamanla toparlar ama iki varlık, iki zihin arasında sıkışan Şarik asla toparlayamaz. Asla önceden sahip olduğu o küçük mutluluklara sahip olamaz, bocalar durur bu yeni insan bedeninde. Kendi seçimi değildir insan olmak. Kimse ona fikrini sormamıştır, ki soramaz da zaten köpektir ama gelin görün ki hep o suçlanır. Sanki her şeyi başlatan oymuş gibi, sanki bütün bunları kendisi istemiş gibi.
İnsan'ın bencilliği, sürekli doğaya karşı savaş halinde olması ve her seferinde de bu savaştan mağlup ayrılması... Doğa bunu bize her seferinde hatırlatıyor. Hatırlatıyor hatırlatmasına da biz anlamak istiyor muyuz orası meçhul.
Benim en çok dikkatimi çeken bu insan ve doğa çatışması oldu fakat tabi ki kitapta işlenen tek konu bu değil. Sovyet düzenine eleştiri, sınıflar arası ayrımcılık, etik değerler ve mülkiyet kavramı gibi konular da kitap boyunca Bulgakov'un usta kaleminden nasibini almış.