Biz, İstanbullulardık, paralı ya da parasız, iyi yaşamasını seven ve bilen, kibar ve görgülü insanlardik, İstanbul, zenginine de fakirine
de lezzetine doyum olmayan balıklar, çıtır çıtır simitler, eşi görülmemiş bir mehtap, cıvıl cıvıl temmuz ayları, hüzünlü sonbahararlar ve pastırma yazları sunardı. Gönlü zengin olurdu İstanbullu’nun haliyle, bunca güzellik içinde.
Evler, odalarında yaşayan insanlarıyla her zaman ilgisini çekmişti onun. Kentlerde olsun, köylerde olsun, ne zaman ışıklı bir pencerenin önünden geçse, hep başını uzatıp içeri bakmak geçerdi gönlünden.acaba insanlar nasıl yaşarlardı evlerinde? Sofra başlarında mı otururlardı, minderlere mi uzanırlardı? Sofraları soğan Ekmekli yoksul evlerin , şiirdeki gibi sarı sıcak rengini görmek ister, daha zengin kurulmuş masaların üstündeki zeytinyağlı çeşitlerini merak ederdi. Saksılarda devetabanı, tenekede sardunya mı yetiştirdi yaşlı kadınlar, cumbalarına tünediklerinde, fal açar yün mü Örerlerdi? Kuş mu beslerlerdi? Ürküten yüksek beton binalarda değil de, nedense tek veya iki katlı küçük evlerde , samimi mahallelerde yaşayan mutlu insanların ev halini merak ederdi. Her evin bir gemi vardı onu çeken. Her kapının ardında bir öykü, bir roman…