İslâm, düşünmenin yolunu kesmemiştir. Aksine biz, düşünmeyi durdurduğumuzdan İslâmla olan ilişkimizi yitirdik, hatta yer yer kopardık.
Müslüman babadan ve müslüman anadan gelen, dünya kütüklerine müslüman diye kayıtlı, birbirini müslüman adıyla çağıran, ama İslâm hariç kaç yıl ve yön varsa o yöne doğrulan ve yöne dalan, kurt görmüş koyun sürüsü gibi bir doğuya bir batıya koşan müslüman kütleyi, İslâm, yeni bir dirilişe çağırıyor. Bir paradoks dilini kullanarak diyelim, vakit gelsin görelim, Müslümanlar İslam'ın çağrısına kulak verecek mi?
Müslüman, islamı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.
Düşünce köklerimiz ve düşünce kaynaklarımız kireç bağlamış gibi, için girdiğimiz hiçbir değişme oluşunu kritik etmiyoruz.
Üniversiteler , bağımsız düşünce ve kendi kültürümüzü araştırma ve kurma merkezleri olacağına , yabancı misafir profesörlerin sürekli konferans ve seminer müesseseleri haline geldi. Ve misafir yerlileşti, evin sahibi oldu.
Osmanlı Devleti zayıfladıkça, Batılılar içimize girmiş, İslâm'a olan inan. ve güvenimizi yıkmışlardır. Bu güven ve inanç çözüldükçe biz de bütün kurtuluşu Batılılaşmakta görmeye başlamışız. Böylece artan, kökleşen bir kültür emperyalizminin, otokolonizasyonun kurbanı olmuşuz. Yeni yetişen kadro tam anlamıyla batıya adapte olmuş bir kadrodur. İslâm Dünyasının her tarafında böyle bir adaptasyon nesli köşebaşlarını tutmuştur. Bu nesiller öyle yetişmiş ve yetiştirilmiştir ki, Batılılardan çok kendi kültürümüze karşı koymakta, direnmekte, savaş açmaktadırlar.
Yeni modaya kapılan entelektüel, yalnız büyük geçmişimizi değil, kendinin yakın düşünce geçmişini de bir anda unutuvermiştir. Bu unutuş büyük unutuşun bir uzantısı, bir marjıdır.
"dış basın" denen batı kafası, bize en yarışısız çözümü empoze eder. Sanki,