Her şey o kadar zordu ki. Adelaide neden bir yandan evini şakayıklarla, bitkilerle ve renklerine göre dizilmiş kitaplarla döşemek isterken diğer yandan hayatına son vermeyi dilediğini onlara nasıl anlatacağını bilemiyordu. Burada, bu dünyada olmak, düğün günlerinde arkadaşlarının elini tutmak, bebeklerini öpmek, doğum günlerinde aile fertlerine hediyeler göndermek istiyordu. Ama aynı zamanda ölmek de istiyordu. Bu evrenden gitmek. Dinine güvenebilseydi —cennetin gerçekten var olduğuna ve öldüğünde oraya gideceğine emin olabilseydi— bunu yapardı. Giderdi. Cehenneme ya da Lost'taki o kötü adaya gitmek istemiyordu. Şu an yalnızca yaşama son noktayı koymak ve güvende olmak istiyordu.
Adelaide, Rory’nin kapıyı açtığı o ânı ömrünün sonuna dek unutamayacaktı. Ona sarıldığında hissettiği şeyi, parmak uçlarında yükselerek kollarını ona dolamasını. Çünkü o an, birine sarıldığınızda, omuzlarının titrediğini, gözyaşlarının göğsünüze aktığını hissettiğinizde… Bırakmak istemezsiniz. Ne fiziksel olarak ne de duygusal olarak. O kişiyi hayatınız boyunca kollarınızda tutmak, bu dünyanın tüm acılarından korumak, yokluklarını asla hissetmeyecekmişsiniz gibi davranmak isterseniz.
Çünkü gerçeği bilirseniz, yani sevmenin bedelinin eninde sonunda yas tutmak olduğunu bilirseniz kimseyi sevemezsiniz. Asla bu tuzağa düşmezsiniz. Ama bir kez düştüğünüzde –aklınıza, mantığınıza rağmen birini ya da bir şeyi sevdiğinizde– bırakmak istemezsiniz. İptal edilen akşam yemekleri, cevapsız kalan mesajlar… Bunların hiçbiri artık önemli olmaz. Adelaide o anda Rory’yi asla bırakamayacağını biliyordu.