Kendi kendimden başka biri olamayacağımın bilincine vardım. Hiçbir zaman -hiçbir zaman anlıyor musunuz?- hiçbir zaman kendim olmaktan vazgeçmeyeceğimin ayrımına vardım.
Belki de yeterince açıklayamadım. Bakın: Ben değişmek istiyorum. Ama ciddi olarak değişmek- anlıyor musunuz?- baştan başa, tümüyle, kökten değişmek. Kısacası bir başkası olmak.
Bunu düşünürken, bu akşam, kalbim ve midem paramparça, sonunda kendi kendime hayatın belki de bu olduğunu söylüyorum. Fazlasıyla umutsuzluk. Ama aynı zamanda, güzel bir iki an. Zamanın aynı olmadığı. Sanki müzik notaları zaman içinde bir tür parantez açıyor. Bir erteleme. Buradaki başka yer. Asla‘daki her zaman.
Evet, bu işte! Asla’daki her zaman.
Bir yaşamın değerine nasıl karar verilir? Önemli olan, dedi bana bir gün Paloma, ölmek değil, ölürken ne yapıldığı. Ölürken ben ne yapıyordum, diye kendime soruyorum. Kalbimin sıcaklığında cevabım çoktan hazır.
Ne yapıyordum?
Bir başkasıyla karşılaşmış ve sevmeye hazırlanmıştım.
Çünkü güzel olan şey, geçerken yakalanandır. Güzellikle ölümün aynı anda görüldüğü, şeylerin o gelip geçen dış görünümleri.
Ay, ay, ay dedim kendi kendime. Bunun anlamı, hayatı hep o güzellik ile ölüm arasındaki, hareket ile yokoluşu arasında dengede sürdürmek gerektiği mi?
Canlı olmak belki de budur: Ölen anların ardından koşmak.