İskender Pala’nın Aşk Hikâyesi kitabı, Osmanlı döneminde geçen, aşkın hem insanı büyüten hem de tarihle iç içe akan hâlini anlatıyor. Hikâye, Sultanahmet Camii’nin yapıldığı yıllarda geçiyor ve bir aşkın etrafında gelişen olayları takip ediyor. Yazar, aşkı sıradan bir duygu gibi değil; insanı değiştiren, derinleştiren bir yolculuk gibi ele alıyor. Ben kitabı okurken özellikle Bahşı ile Kaknusia arasında doğan o ince ve derin bağ beni öylesine içine çekti ki, sayfalar ilerledikçe hem duygulandım hem de içimde tuhaf bir ilham kıvılcımı belirdi. Onların birbirlerine tutunma biçimi, karşılarına çıkan engellere rağmen kopmamaları, hatta her sınavda biraz daha büyüyen sevgileri, okur olarak beni hem hayran bıraktı hem de zaman zaman içimi acıttı. Bahşı’nın Kaknusia için gösterdiği fedakârlık, onun sessiz ama derin sadakati, Kaknusia’nın da aynı yoğunlukta karşılık veren kalbi öyle çarpıcı ki, bu aşkın karşısında kim durursa dursun afallardı diye düşündüm. Yaşadıkları zorlukları okurken ikisine de çok üzüldüm; içimden sürekli “Bu kadar saf bir sevdanın daha iyi bir sonu olmalıydı” diye geçirdim. Kitabı bitirdiğimde içimde hem buruk bir sızı hem de güçlü bir yaratıcılık isteği kaldı; sanki onların hikâyesi bende kendi hikâyemi yazma cesaretini uyandırdı. Aşk Hikâyesi, sadece bir aşk romanı değil, sevmenin insanı nereye taşıyabileceğini gösteren, etkisini uzun süre taşıdığım bir eser oldu.