"Yaşamın Ucuna Yolculuk"u okumaya başladığım gün etrafımdaki herkese 'Bu benim hayatımda okuduğum en iyi şey' dedim. Okuduğum en iyi ne? Bilmiyorum. Bu yazıyı da Tezer ile aynı baş ağrısıyla yazıyorum, onunki dişten benimki kulak.Bu yazıyı yazmayı hep erteledim. Böylesine bir eseri anlatmak için kelimelerin kifayetsiz kalacağına inanıyorum. Bu 'anlatıyı' okumadan önce 'Çocukluğun Soğuk Geceleri'ni okumak ve Tezer Özlü hakkında birtakım araştırmalar yapmış olmam bu kitaptan maksimum verim almam için ideal olmuş. Eseri öylesine bir kitap okuyormuş gibi okumadım. Bazı sayfaları (örneğin 57-66) kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum. Bu yüz yirmi beş sayfalık maddi olarak ince kitap ruhumda öyle bir ağırlık bıraktı ki, hayatımın sonuna dek bu ağırlıkla yaşayacağım. Kitabın her sayfası gözlerimi kapadığımda zihnimde canlansın istiyorum. Ezberlemek istiyorum bu kitabı. Kendimi böylesine güzel ifade etmek istiyorum ve hatta keşke bu kitabı ben yazmış olsaydım diyorum. Tezer'in 'burjuva' olmasından değil toplumun onu kalıplara sokmaya çalışmasından bıkmışlığı, sevdiği yazarlarla bağ kurma hevesi; hep gitmek, gitmek isteyen ruhu, kendi bedenine direnişinde kendimi buldum adeta. Kitabı Özlü'nün ölüm yıldönümünde bitirdim. Kendi doğum gününden tam üç gün öncesinde. Yeni yaşıma yeni bir hayat bakışıyla girmemi sağladı. Kendimden, insanlardan, hayattan, dünyadan, yaşamaktan, ölmekten beklentilerimi değiştirdi. Ben Tezer'i ruhumda hissettim,kaleminin kağıdına sürtünme sesini dinledim tren rayları boyunca. Bu eseri okuduktan sonra öyle kenara köşeye yazabileceğim bir alıntı olmadı hiç. Çünkü kitabın tüm satırlarının altını çizip kelimelerini düşündüm. Tezer'in bu kelimeyi seçme sebebi neydi dedim. Zaten biliyordum. Onunla aynı ruha sahibim. Onun Pavese'ye olan bağımlılığı gibi bağımlıyım