Ayfer Tunç’un Kuru Kız romanı, yazarla ilk kez tanışacaklar için belki de doğru başlangıç noktası sayılmaz. Çünkü Tunç, bu romanında biçim ve içerik açısından oldukça sıra dışı ve yoğun bir anlatım tercih etmiş. Roman, adını bile öğrenemediğimiz, “kuru” olarak nitelenen genç bir kadının hayatına odaklanıyor. Kuru kız, uzun boyu, aşırı zayıf bedeni ve evlenmemiş olması sebebiyle çevresi tarafından hem “kuru kız” hem de “kız kurusu” diye anılıyor.
Roman, klasik bir olay örgüsüyle ilerlemiyor. Kuru kızın, birbirinden kopuk gibi görünen ama aslında onun dünyasını, yalnızlığını ve çaresizliğini örnekleyen kısa anıları üzerinden kurgulanıyor. Bu kısa kesitlerde ne başkahramanın ne de çevresindeki insanların isimleri kullanılmamış. Herkes, toplumdaki rolleriyle anılıyor: “müteahhit”, “demir doğramacı”, “köftecinin karısı”, “demir doğramacının hırsız oğulları”, “Kuran okumayı bilmeyen hoca” gibi. Bu isimsizlik, romanın toplumsal ve simgesel boyutunu güçlendiriyor ve bireylerin kimlikten çok toplumun biçtiği rollerle var olabildiğini gösteriyor.
Kuru kızın hayatı, kayıplarla dolu. Daha küçük yaşta annesini kaybediyor. Hasta babasına bakmak zorunda kalıyor. Erkek kardeşi onu sürekli kullanıyor, hem duygusal hem maddi anlamda. Hayatı boyunca yalnızlık, sorumluluk ve toplumun kadına biçtiği rollerin altında eziliyor. Çünkü kadın olmak, Tunç’un anlatısında, yalnızca fedakârlık, sessizlik ve sonsuz bir tahammül gerektiriyor. Ne çevresinden yardım görebiliyor ne de toplumdan bir teşekkür. Kadının varlığı, yalnızca yüklenmesi beklenen sorumluluklar ölçüsünde değerli sayılıyor.
Buna rağmen roman yalnızca acıdan ibaret değil. Kuru kız, ardı ardına yaşadığı büyük kayıpların ardından içindeki dirençle yüzleşiyor ve tüm toplumsal dayatmaları geride bırakma cesareti buluyor.