•
Zweig gerçekten enteresan bir yazar. Çok sevdiğim yazarların bile okunamaz derecede kitapları varken zweig ilk novellarında bile kendini okutuyor. Erkek olmasına rağmen bir kadının aşkını yazması da hayalgücünün kuvvetini gözler önüne seriyor.
“Sana, beni asla tanımamış olan sana.” Bu cümle kitabın özeti gibi. Kitabın bir aşkı anlattığını açıkçası düşünmüyorum. Kesinlikle hastalık boyutunda olan bir takıntıyı anlatıyor ve olaylar gerçekten abartı derecesinde. Aşkın birçok tanımı var, bu kitaptaki tanım psikolojik bir rahatsızlık, obsesyon olarak işlenmiş gibi geldi bana.. Ki belki de öyledir genel olarak.. Ama "ben tanrıya da inanmıyorum artık, yalnızca sana inanıyorum" dedirten bir aşk tanımı, "başkalarına da bedenimi sattım, ama seni aldatmış sayılmam..." dedirten bir aşk tanımı benim kendi aşk tanımıma tamamen zıt.
Yani düşünüyorum ; bir insan nasıl bu kadar bağlanır, nasıl bu kadar sever ve her şeye rağmen sevgisini nasıl kendi içinde bu denli yaşar?
Sevdiği adamdan gayri meşru bir çocuk dünyaya getirdikten sonra onu sadece kendi imkanları ile belli bir yaşa getirmesi ve sevdiği adama ölmeden önce yazacağı mektubu oğlunun ölü bedeninin bulunduğu odada yazması da ayrı bir irdelenilecek konu aslında. Belki ilk ve son mektubu yazıp intihar etmesinin sebebi oğlunun onu hayata bağlayan tek varlığın artık nefes almamasıdır kim bilir, sonuç olarak sevdiği hiç onun olmayacak ve biz kadınlar bir erkek ile hayata bağlanmayı kendimize bir amaç olarak adlediyoruz nedense... Bir babanın bir aşığın bir erkek çocuğun varlığı hayatımızda yer etmiyorsa biz kendimizi yaşama bağlayacak bir unsur bulamıyoruz...
Şahsen ben bilinmeyen şu kadını hiç sevemedim. Sevmek güzel bir şeydir ancak bağımlılık ve saplantı tehlikeli şeylere yol açabilir. Başkalarının hayatına istediğimiz zaman
yalnız insanların başucu eseri.
dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...
kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...
ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.
ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.
kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,3bin okunma
Bir İdam Mahkumunun Son Günü/Vıctor Hugo
Kitabın adı bile konusuna dair detay veriyor aslıda. O yüzden aman konusunu anlatmayayım çabası içerisine girmeden yorum yapmaya çalışacağım. Kitap uzunca bir önsözle başlıyor. Sabırla okumanızı tavsiye ederim. Çünkü dönemin adelet sisteminden ve siyasi hayatından bir çok bilgi içermekte, böylelikle kitabın konusuna daha hakim olacak ve anlamanıza yardımcı olacaktır. Yazar idama mahkum olan bir gencin neler hissedebileceğine dair ne kadar çok duygu varsa kaleme dökmüş, bir nevi mahkumun iç sesi olmuş. Bir insanın ölüme giden yolda neler hissettiğini muazzam ifade etmiş. Bu konuda takdiri hak ediyor. Boşuna klasikleşmiş bir eser değil anlayacağınız.
Tüm bunlar bir kenara, sizlerden aklıma takılan işin içinden çıkamadığım konu hakkında yardımınızı rica ediyorum!
Dönemin adalet sisteminde idam var, belli başlı suçlar işlenirse cezası ölüm. Dönemin şartları göze alınırsa yazar büyük cesaret örneği sergilemiş ve kendi dünya görüşüne ters olan ölüm cezalarını insani bulmadığı için bir protesto niteliğinde bu kitabı kaleme almış.
Kendi görüşlerimi bir kaç kelime ile ifade etmek isterim; savaşın her türlüsüne, yakıp yıkmaya, can almaya, zulme karşı biriyim. İnsanların insanca yaşamaları en büyük arzum. Hal böyle olunca evet idam bir insanın yaşam hakkını elinden almak gibi duruyor. Acıkcası kitabi okurken çok fazla çelişkide kaldım ve bu yüzden yardım talep ediyorum...
Bir bebeğin ırzına geçip her türlü işkenceyi yapan bir caninin yaşam hakkı olmalı mı?
Genç bir kadın, amacı okuldan evine gitmek olan ve şöför tarafından tecavüze uğrayıp öldürülen bir kadının katili ölümü haketmiyor mu?
Sadece canı adam öldürmek istediği için, sırf zevk için adam öldüren güzünü kan bürümüş bir katil ölümü hak etmiyor mu?
Tüm bu sorulara cevabınız hayır