Viyola, avuçlarındaki son masalı toprağın çatlaklarına bıraktı.
Elleri, eski bir mezar taşı gibi soğuktu. Parmaklarının arasındaki o incinmiş hayalleri, rüzgarın en melun nefesiyle savrulurken, sanki bütün bir ömrün kırılan umutlarını toprağa gömüyordu. Dizlerinin üzerine çöktü; alnını yarık toprağa dayadı. Gözyaşları akmıyordu artık; gözyaşı dökmek için bile fazla kurumuş, fazla yanmış bir ruhtu onunki. Sade bir inilti çıktı dudaklarından, insanlığın bütün acısını tek bir hecede toplamış gibiydi..
Gece, Viyola’nın omuzlarına çökmüş yaşlı bir günah gibiydi; ağır, soğuk ve sonsuz. Parmak uçlarıyla boşluğu yokladı.Tenine değen hava değil, zamanın kendisiydi sanki; akmayan, pıhtılaşmış bir yalnızlık. Varlığı, hiçliğin ortasında unutulmuş bir dipnot gibi ufalıyordu.
Toprak, alnındaki teri değil, ruhundaki o son direnci de kopardı. Viyola, artık sadece bir beden değil, dünya üzerinde bırakılmış bir veda işaretiydi. Hafızasındaki görüntüler, mürekkebi dağılmış eski bir mektup gibi siliniyordu; yüzler belirsizleşiyor, yaşanmışlıklar sadece birer ağırlığa dönüşüyordu..
Sonra..Hiçbir şey olmadı.
Gökyüzü yarılmadı. Uzaklardan bir mucize gelmedi. Karanlık, merhamet etmeyi öğrenmedi. Dünya, Viyola’nın acısına rağmen dönmeye devam etti; kayıtsız, hissiz ve zalim.
İnsan bazen tam o anda ölmezdi. Bazen ölüm, insanın içine yavaşça yerleşirdi. Önce umut giderdi, sonra inanç, en son da insanın kendisi..
Kalemimden : Bir Nefes Fazla..