Kitap, bazıları yalnızca birkaç satırdan oluşan ve özlü başlıklara sahip 64 kısa bölüme ayrılmış olup 60 yıl sonra sürgününü, kamptaki günlük yaşamını ve memleketine dönüşünü anlatan birinci şahıs anlatıcı Leo'nun bakış açısıyla yazılmıştır... Kronoloji, sürgünden önceki döneme ait anılar ve şimdiki zamanın tasvirleriyle tekrar tekrar kesintiye uğrar… Herta Müller'in cümleleri kısa ve özlüdür, çoğu zaman eksiktir. Bazen sadece iki kelimeden, hatta tek bir kelimeden oluşurlar…. Yazar, metne zamansız bir nitelik kazandırarak sık sık geçmiş ve şimdiki zaman arasında geçiş yapar... Üslubu canlı ve metaforlar bakımından zengindir… Doğa ve nesneler, duygular gibi kişileştirilir; örneğin, "açlık meleği" olarak kamptaki mahkumların düşünce ve eylemlerine hükmeden ve anlatıcının sürekli yoldaşı olarak görünen AÇLIK… Müller sıklıkla basit kelimeleri birleştirerek "dümmlichtapfer", "krankhungrig", "Herzschaufel" veya "Tageslichtvergiftung" gibi yeni kelimeler yaratıyor…
Kitabın özetine gelince;
1945 yılının o dondurucu Ocak ayında, henüz on yedi yaşındayken, sırtında akrabalarının verdiği bir palto ve ruhunda sakladığı o tekinsiz kaçma arzusuyla yola çıkan Leo, Sibiu’dan yola çıkan o tren, sadece Rusya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarına değil; açlığın, kimsesizliğin ve insanın insana yabancılaşmasının tam kalbine, bir toplama kampına götürürler…
Orada, her soluğunda yanında biten bir yoldaş edinir… Açlık Meleği
O, sadece midesini değil, zihnini de yönetiyordu… Öyle bir noktaya gelmiştik ki, bir kürek dolusu cüruf taşımak, bir gram ekmeğe eşitti… Kampta ahlak, yerini hayatta kalma içgüdüsünün soğukluğuna bırakmıştı... Ölenlerin cebindeki son ekmek kırıntılarını toplar, cesetlerin kıyafetlerini henüz soğumadan paylaşırlar…Birbirlerine yaptıklarının telafisi yoktu; tek sığınakları,