Değerlerimizi içinde büyüdüğümüz çevre belirler. İnsanlar hakkında, hayatımızda ilk bağlantı kurduğumuz kişi tarafından -ki genellikle annemizdir- belirlenen ölçütlerle karar veririz.
Dengemizi, hayattaki yerimizi topluma karışarak, bir yerlere ait hissederek, bir mevkie ulaşarak buluruz: anne, öğretmen, doktor. Bir yere ait olmamak, bir tür unvanı olmamak, esasen kişinin toplumun bir parçası olmadığı anlamına gelir. Yani normal insanların çoğu, kendilerini işsiz ya da mevkisiz bulduklarında korkunç bir kaygıya kapılıp kendilerine başka bir yer edinmek için çabalamaya başlarlar.
Kötü birini kınayınca iyi bir şey yaptığınızı da hissedersiniz; bir tür stres atma yöntemidir bu. Ama bir kere yaptınız mı, bu duyguyu yeniden yaşamak isteyebilirsiniz, aynı rahatlamayı ve heyecanı hissetmek için başka birini suçlamanız gerektiğini düşünebilirsiniz. Suçlamaya gerçek kötülerle başlamış olabilirsiniz ama ikinci seferinde besin zincirinde daha yukarı çıkmanız, suçlamalarınız ve taarruzlarınızda daha yaratıcı olmanız gerekir.
Herhalde yaptıkları için takdir görmek istemeyen kimse yoktur; herkes övülmek ister. Ama iyi ya da dikkate değer bir şey yapmak kolay değildir. Doğru şeyi yapmaktansa yanlış yapanları suçlayıp yargılamak daha kolaydır. O zaman bile, ortaya çıkıp ilk taşı atan olmak zordur. Ya size destek veren olmazsa? Suçluyu kınamak için kimse istek duymuyorsa? Diğer yandan, süreç bir kez başladı mı birini suçlayanların arasına katılmak çok kolaydır. Kendinizi ortaya atmanıza bile gerek kalmaz, "Ben de!" demeniz yeterlidir.