Efsuncu Baba, içinde yaşadığımız toplumun günümüzde dahi yaşayan bir örneği olarak karşımıza çıkar. Olur olmadık zamanlara karşı tutumu, elinde tuttuğu bir cisme yüklediği kutsallık veyahutta gökyüzüne baktığında içinde beliren korku ve endişe ile hâlen içimizde yaşar.
Hüseyin Rahmi'nin üslubu ile kendini bir define peşinde, cehaletinin sınırlarını sonuna dek götüren ve yanında gezdirdiği iki tuhaf insanı da bu sınırlara dahil eden karakterimiz, bize çokbilmişliğin özünün nereden geldiğini, hangi kaynaklardan beslenerek kişiyi inşa ettiğini, bildiğini hangi evrensel yasa ile tescilleyip sonuna dek savunduğunu anlatma derdine düşüyor. Bu derdini ise eline geçen kimi belirsiz yazarların anlattığı kitaplardan, özellikle yorumlama ve anlamlandırma konusunda pek çok hataya düştüğü kutsal kitaplardan verdiği örneklerle anlıyoruz. Daha doğrusu kitabı okudukça anlama çabamız, bizi o dönem insanlarının yaşadığı hakikatlere götürüyor ve şaşkınlığımı(zı) gizleyemiyoruz. Gerçeklerden olabildiğince uzak, halkın köküne enjekte edilmiş bir zehir gibi salkım saçak büyüyen inançlar, hurafeler, büyü ve tılsım işleri, karakterimiz ile birlikte yaşayan ve onun yanında görev alan diğer karakterleri de etkilemiş görünüyor. Yazarın buradaki amacı bireysel meselelerin zamanla halka nasıl yayıldığını, toplumsal bir bakış açısının böylelikle oluşup kolay bir şekilde halktan kopamadığını göstermek olabilir. Zira Efsuncu Baba'nın dünyasında, yaptıklarına kimse inanmıyor olarak kurgulansaydı, kendisine deli damgası vurulması bir yana hem yazarın kurgusunu bozacak hem de kitabın sonunda vermek istediği mesaj ile roman eksik kalmış olacaktı.
Yazarın okuduğum ikinci kitabı olarak burada beğenmediğim birkaç durum söz konusu. Özellikle iki kişi arasında sık geçen konuşmalar, Ermeni asıllı Türkçe