Herkesin “Okurken çok sıkılacaksın, okuma.” dediği Ardından’ı sonunda okudum. Evet, başı ve sonu ne kadar akıcıysa, ortaları da bir o kadar durağandı. Ama karakterle (Daisuke) kurduğum bağdan mıdır, ona duyduğum empatiden mi, yoksa ondan kendime biraz pay çıkarıp onu anlamaya çalışmamdan mıdır bilmiyorum; ben hiç sıkılmadım.
Dai, 30 yaşlarında, kendini geliştirmiş ve geliştirmekte olan, iyi eğitim almış, okuyup araştırmayı çok seven, işsiz ve ailesinden aldığı parayla hayatını idame ettiren biri. Bir yandan topluma uygun şekilde yaşamayı söyleyen ailesine karşı özgürlüğünden ödün vermeden yaşamaya çalışırken, bir yandan da toplumun tabularından biri olan yasak aşkı arasında kalıyor.
Bunlar yaşanırken, o zamanın Japonya’sının toplumsal değişimlerini, Batılılaşma etkilerini ve modernleşme sancılarını da düşünceleri, diyalogları ve gördükleri sayesinde aktarıyor bize. Özellikle 6. bölüm, diyaloglarıyla ve gerçekleri yüzümüze vurmasıyla en beğendiğim bölümlerinden biri oldu.
Okudukça, 100 yıl öncesinin Japonya’sı ile şimdiki Türkiye arasındaki benzerlikleri gördüm. Aslında kendi özgürlük savaşını veren herkesin içinde, az veya çok da olsa bir Daisuke olduğunu fark ettim.
Bir de Dai’nin Oblomov’la benzerliğini düşündüm. Hatta bir ara ikisini çapraz okumaya niyetlendim ama sonra “sıkıntıdan patlamayayım” diyerek vazgeçtim. Yine de Dai ile Oblomov arasındaki o benzerlikleri fark etmemek mümkün değil. İkisi de içinde yaşadığı toplumla çatışan, hayatını anlamlandırmaya çalışan ama bir türlü tatmin olamayan karakterler. Belki de bu yüzden, Dai’ye bakarken Oblomov’u; Oblomov’a bakarken de Dai’yi biraz görmekten kendimi alamadım.