Bu kitap sadece vampir avlama rehberi değil. Bu kitap, yıllarca hafife alınmış kadınların “artık yeter” deme hikâyesi. Bir korku romanı kılıfı altında kadın öfkesi, kadın dostluğu ve dayanışması anlatılıyor.
Birbirine inanan, birbirini dinleyen, “yalnız değilsin” diyen kadınlar… Kitabın en güçlü yanı kesinlikle bu. Erkeklerin yokluğunda ya da desteği olmadan, tamamen kendi aralarında örgütlenip bir şeyleri çözmeye çalışmaları inanılmaz tatmin ediciydi. “Erkeksiz de olur” hissi o kadar güzel veriliyor ki. Kurtarıcı beklemiyorlar. Kendileri kurtarıcı oluyorlar.
Eğer sadece vampirli bir hikâye bekliyorsanız şaşırabilirsiniz. Ama eğer korkunun yanında güçlü kadın karakterler, toplumsal eleştiri ve dayanışma görmek istiyorsanız, kesinlikle seversiniz.
Ben beklediğimden çok daha fazlasını buldum.
Soseki’nin başyapıtı olan eseri ve okuyunca neden başyapıt denildiğini anladığım bir kitap. Soseki’nin kalemini çok seven biri olarak “bir roman okurum” gözüyle başladığım fakat sonunda kendime, bulunduğum topluma, ahlak anlayışlarımıza dair çıkardığım çok ders oldu.
Acılarla dolu bir yaşamın getirdiği yalnızlık ve bu yalnızlığın bir yerden sonra tercih hâline gelmesi...
Herkesin “Okurken çok sıkılacaksın, okuma.” dediği Ardından’ı sonunda okudum. Evet, başı ve sonu ne kadar akıcıysa, ortaları da bir o kadar durağandı. Ama karakterle (Daisuke) kurduğum bağdan mıdır, ona duyduğum empatiden mi, yoksa ondan kendime biraz pay çıkarıp onu anlamaya çalışmamdan mıdır bilmiyorum; ben hiç sıkılmadım.
Dai, 30 yaşlarında, kendini geliştirmiş ve geliştirmekte olan, iyi eğitim almış, okuyup araştırmayı çok seven, işsiz ve ailesinden aldığı parayla hayatını idame ettiren biri. Bir yandan topluma uygun şekilde yaşamayı söyleyen ailesine karşı özgürlüğünden ödün vermeden yaşamaya çalışırken, bir yandan da toplumun tabularından biri olan yasak aşkı arasında kalıyor.
Bunlar yaşanırken, o zamanın Japonya’sının toplumsal değişimlerini, Batılılaşma etkilerini ve modernleşme sancılarını da düşünceleri, diyalogları ve gördükleri sayesinde aktarıyor bize. Özellikle 6. bölüm, diyaloglarıyla ve gerçekleri yüzümüze vurmasıyla en beğendiğim bölümlerinden biri oldu.
Okudukça, 100 yıl öncesinin Japonya’sı ile şimdiki Türkiye arasındaki benzerlikleri gördüm. Aslında kendi özgürlük savaşını veren herkesin içinde, az veya çok da olsa bir Daisuke olduğunu fark ettim.
Bir de Dai’nin Oblomov’la benzerliğini düşündüm. Hatta bir ara ikisini çapraz okumaya niyetlendim ama sonra “sıkıntıdan patlamayayım” diyerek vazgeçtim. Yine de Dai ile Oblomov arasındaki o benzerlikleri fark etmemek mümkün değil. İkisi de içinde yaşadığı toplumla çatışan, hayatını anlamlandırmaya çalışan ama bir türlü tatmin olamayan karakterler. Belki de bu yüzden, Dai’ye bakarken Oblomov’u; Oblomov’a bakarken de Dai’yi biraz görmekten kendimi alamadım.
İlk başta masalsı havası hoşuma gitti ama ilerledikçe biraz yüzeysel kaldığını hissettim. Anlatılan hikâyeler güzel olsa da karakterlere bağlanmakta zorlandım. Duygusal tarafı var ama beni tam anlamıyla yakalayamadı. Yine de farklı bir baba-oğul hikâyesi görmek güzeldi. Genel olarak fena değildi, ama beklentimi de tam karşılamadı.
Hawking bu kitapta evrenin garip, devasa ve akla sığmayan yanlarını hem gözle görülür şekilde hem de kafa yormaya teşvik eden bir dille anlatıyor. Okurken sadece bilgi almıyorsun; bir yandan da “acaba gerçekten böyle mi?” diye düşünüp kendi hayal gücünün sınırlarını zorluyorsun. İllüstrasyonlar ve benzetmeler, karmaşık konuları daha akılda kalıcı kılıyor. Ağır bir bilim kitabı değil ama yüzeysel de değil; tam kıvamında, merak ettiren ve düşündüren bir okuma. Bence bu kitap, Hawking’in dünyasına girmiş herkesin kütüphanesinde mutlaka bulunmalı.
“Bir ceviz kabuğuna bile sığar ve yine de kendimi sonsuz uzayın kralı sayabilirim.”