Gökyüzünün isli bir perde gibi sarktığı o sokaklarda, güneş bile yüzünü göstermeye utanır, rutubet bir sarmaşık gibi evlerin ciğerine işlerdi. O iki göz odada zaman, bir kum saati gibi değil, bir pranga gibi akardı. Genç kadın, mutfağın o hiç gün ışığı görmeyen köşesinde, parmak uçlarındaki o inatçı makine yağını ovarken aslında ömrünün kirini kazımaya çalışıyordu. Ama o leke derisine değil, sanki ruhuna mühürlenmişti. İçeride babasının o ağır, hükümran öksürüğü her duyulduğunda, tavan biraz daha üzerine çöker, nefes alabileceği o daracık alan biraz daha daralırdı. Orada hayat bir seçenek değil, bir itaat silsilesiydi; sofraya konan bir kase çorba kadar sade ve bir o kadar da katıydı. ​Karanlık çöktüğünde, o mahallenin dilsiz kuytularında sevdiği adamın gözlerine bakardı. O bakışlarda, bu çürümüşlüğün içinde sanki sadece ikisine ait gizli bir cennet varmış gibi bir yanılsamaya tutunurdu. Adamın ellerini tuttuğunda, o rutubetin ve yoksulluğun kokusu dağılır, dünya bir anlığına katlanılabilir kılınırdı. Sevgi, o daracık dünyada nefes alabileceği tek pencereydi; ya da o öyle sanıyordu. ​Bir akşam, o evin isli sessizliği babasının dudaklarından dökülen o geri dönülemez kararla sarsıldı. Birileri gelmiş, bir hayat üzerine pazarlık edilmiş ve hüküm verilmişti. Kızın içindeki o küçük bahçe, tek bir cümleyle yerle bir oldu. Peki, dedi sadece. Bu kelime, bir kabulleniş değil, bin yıldır o sokaklarda sessizce yok olan kadınların omuzlarına serilen o ağır, o dilsiz kefendi. Kendine ait bir hayırın hayali bile, o evin kutsal sayılan tozlu geleneklerine sürülmüş bir leke gibiydi. O, sadece birinden alınıp bir başkasına verilecek, üzerine paha biçilmiş ama kıymeti hiç sorulmamış bir emanetti. ​Sevdiği adama bu haberi verirken içinde garip bir sükunet, hatta gizli bir gurur vardı.
Edebiyat
Öğretmenlere Verilen Hediye ve Pandemi..
Herkese Selamlar Geçen hafta, ülkemizde meydana gelen Şanlıurfa ve akabinde Kahramanmaraş şehirlerimizde yaşanan ve toplumun her kesiminde kapanması mümkün olmayan yaralara bir tanesi daha açıldı. İlgili silahlı saldırılar ve maalesef can kaybına sebep olan okul baskınları olaylarından sonra, bu hafta hiçbir şey olmamışçasına öğretmenlere hediyeler sunulması, etik ve toplumsal bir tutarsızlığı bir kere daha gözler önüne seriyor. (Elbette bu hediyelerin bir çoğu çocuk tarafından verildi ki verilmeli onlar adı üstünde, ÇOCUK. Onların içinde ki saflıkla bezeli büyük dünyaya muhalifliğim olmaz/olamaz. Bu dediklerim ÇOCUKLARI DEĞİL BİZ BÜYÜKLER ve çocuğu olan VELİLER için, BU ÇERÇEVEDE OKUYUN.) Aslında biz bu filmin daha önce bir benzerini bir Covid-19 pandemisi zamanında görmüştük. Hatırlarsanız doktorlara/sağlık çalışanlarına tam kapanma/izolasyon sırasında sözde destek olsun diye belirli bir süre ışıkları açıp kapatarak, evin balkonlarına çıkıp ya da sosyal medya aracılığıyla alkışlayarak video çekip ilgili taglarda paylaşım yapıldı. Peki sonra ne oldu ? O alkışlayan eller gene sağlık çalışanlarına şiddet uygulayıp, cimere ya da ilgili mercilere incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden dolayı şikayet etmekten geri durdular mı ? HAYIR ! Ben bu durumu kusura bakmayın ama açıkçası "ikiyüzlülük" olarak adlandırıyorum. Gösterilen sağ duygunun sembolik sevgi gösterileri ile asıl mevzu olan somut güvenlik ve değer verme arasındaki uçurumu temsil ediyor. Biri başka diğeri çok başka bir yüz çünkü. ​Bu meseleleri bir kaç perspektiften ele alacak olursak: 1) ​Sembolik Değer ile Gerçek Değer Arasındaki Çatışma: ​Öğretmene (Covid-19 pandemisi zamanı doktor/sağlık çalışanını da dahil edin) duyulan saygı ve sevginin, sadece yılda birkaç kez (öğretmenler
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Sokağın İnsanları
Sahibi olmadığımız yazlığın balkonu meskenimdir benim. Hali hazırda aile bireyleri içerisinde tek sigara kullanan ben olduğum için. Bir nevi de müdavimiyim aslında 4 metreye 1metre olan balkonun. Mesai sabahın ilk ışıkları ile başlar kah günün gece olmasına yakın kah gecenin sabah olmasına yakın biter. Güneşin ışıkları ile sol altta bulunan yufkacı komşumuz mesaisine çoktan başlamıştır. Hamurlar makinede karıştırılıp sular ilave ediliyordur. Yaz aylarında meslek öğrenmesi için yanlarına verilen çırak dükkanın içerisinden başlamıştır süpürge yapmaya. Ne zaman ki dükkan kapısının önüne gelecek sıra mahallenin arsız köpeklerine merhaba deyip taslarına sularını koyacaktır. Sağ uzak köşede ki pilavı abla henüz dükkanı açmamıştır. Ne de olsa günün bu saatinde pilav yemek isteyen kişilerin kuyruk olmayacağını biliyordur. Tam sağ çaprazımızda bir esnaf abi var ki, mahallenin en işlek esnafı olabilir. Sabahın erken saatlerinde açtığı dükkanı müşteri akınına uğruyor desek yanılmayız. Hatta bazı zamanlarda, müşterileri karşısında kapalı bir kapı gördüğü için telefonlarına sarılıp hemen arıyor. Bu abimizin yaptığı iş ikinci el dükkanı. Buzdolabından çamaşır makinesine, koltuktan mutfak masasına kadar her şeyi bulabiliyorsunuz. Böyle olunca da, yaz sezonunu geçirmek için gelen emekli amcalarımız ve teyzelerimiz kah kendi evlerine kah sezon boyu kiraladıkları evlerine eksik parçalarını bu esnaf abimizden gideriyor. Saatler günün ilerleyen zamanlarına geldikçe sokağımızda ellerinde şişme deniz simitleri ve şişme deniz yatakları olan çocuklu aileler görünür. Bir yandan bunaltıcı sıcağı gidermek için denize girme düşüncesi mutluluklarını arttırsa da ellerinde taşıdığı yükler isyan noktasına getirebilir kendilerini. Ardından hanımı ile birlikte sahile giden amcamız gelir. Hanımının
Benim Mesai Bugünlük Biter Umarım Kafamda Tilkiler Halay Çekmez Uyurum :)
1000Kitap
Kitap okumaya bayılan insanlara gıpta ediyorum. Maşallah. Ben beceremedim bir türlü. Kitap okumak, hep ciddi mesai ve sabır gerektiren bir eyleme dönüştü her seferinde bende. Ne hobi ne fobi oldu. Alışkanlığa dönüşmedi hiç. Okumadığım günler, kitap atakları yaşamadım mesela. Bir de kitap okuma fantastik veya ütopik bir şey de olamadı. Çocukluktan beri kitapların içinde büyüdük. Babamın ciddi bir kitaplığı vardı. 10 yaşında bana haftada bitirmem gereken ciddi kitaplar verirdi. Halk Kütüphanesi vardı. Merkez Camii ile yan yana. Namazdan sonra uğrardık. Yani kitap gördüğüm zaman ilgileniyorum, bazen seviniyorum, kısmen heyecanlanıyorum ama baklava gördüğüm zamanki gibi olmuyorum. O yüzden kargodan kitapları paylaşamıyorum, sevinçle. İçime oturuyorlar, sırtıma biniyorlar sanki. Sanki sokak kedisi sahiplenmiş gibi yükcülleniyorum. Benim gibi kitap okumayı alışkanlık haline getirememiş, havada, karada, denizde elinden kitabı bırakamaz hale gelememiş arkadaşlara tavsiyem, bunu bir işe dönüştürmeniz. Başınıza çorap örer gibi okuma işini sarmanız. Bu işe yarayan, güzel bir yöntem. Nasıl mı? 1. Kitap okuma grupları kurun. Kalabalık olmasın. Sürdürülebilir olsun. Sürdürmeyecek kişileri almayın. Sizi yoracak olanların gözünün yaşına bakmayın, hemen atın. Gruplar birden fazla olsun. Haftalık, iki haftalık ve aylık gibi. Her birinin temaları ve üyeleri farklı olabilir. Grupların bir kısmı süreli bir kısmı mezara kadar olsun. Süreli olanlar bir mesele üzerine olsun, yazar üzerine olmasın. Bir yazarın tüm eserlerini okumak verimli olmaz. Süresiz olanlarda ise ciltli uzun sürecek eserler okunsun. Mesela Fethü’l-Bari tek değil, grupla kolay biter. 2. Akademi düşünmeseniz bile bir yüksek lisans ya da doktora programına katılmak. Belli bir konuya odaklı ve süreli olması sebebiyle
Ve mesai biter, Okuma mesaisi başlar. Keyifli okumalar kıymetli dostlar!
1000Kitap