Gökyüzünün isli bir perde gibi sarktığı o sokaklarda, güneş bile yüzünü göstermeye utanır, rutubet bir sarmaşık gibi evlerin ciğerine işlerdi. O iki göz odada zaman, bir kum saati gibi değil, bir pranga gibi akardı. Genç kadın, mutfağın o hiç gün ışığı görmeyen köşesinde, parmak uçlarındaki o inatçı makine yağını ovarken aslında ömrünün kirini kazımaya çalışıyordu. Ama o leke derisine değil, sanki ruhuna mühürlenmişti. İçeride babasının o ağır, hükümran öksürüğü her duyulduğunda, tavan biraz daha üzerine çöker, nefes alabileceği o daracık alan biraz daha daralırdı. Orada hayat bir seçenek değil, bir itaat silsilesiydi; sofraya konan bir kase çorba kadar sade ve bir o kadar da katıydı.
Karanlık çöktüğünde, o mahallenin dilsiz kuytularında sevdiği adamın gözlerine bakardı. O bakışlarda, bu çürümüşlüğün içinde sanki sadece ikisine ait gizli bir cennet varmış gibi bir yanılsamaya tutunurdu. Adamın ellerini tuttuğunda, o rutubetin ve yoksulluğun kokusu dağılır, dünya bir anlığına katlanılabilir kılınırdı. Sevgi, o daracık dünyada nefes alabileceği tek pencereydi; ya da o öyle sanıyordu.
Bir akşam, o evin isli sessizliği babasının dudaklarından dökülen o geri dönülemez kararla sarsıldı. Birileri gelmiş, bir hayat üzerine pazarlık edilmiş ve hüküm verilmişti. Kızın içindeki o küçük bahçe, tek bir cümleyle yerle bir oldu. Peki, dedi sadece. Bu kelime, bir kabulleniş değil, bin yıldır o sokaklarda sessizce yok olan kadınların omuzlarına serilen o ağır, o dilsiz kefendi. Kendine ait bir hayırın hayali bile, o evin kutsal sayılan tozlu geleneklerine sürülmüş bir leke gibiydi. O, sadece birinden alınıp bir başkasına verilecek, üzerine paha biçilmiş ama kıymeti hiç sorulmamış bir emanetti.
Sevdiği adama bu haberi verirken içinde garip bir sükunet, hatta gizli bir gurur vardı.