Herkes birilerini okur, ama asıl mesele kimin ruhunu okuyabildiğidir.
Herkesin içinde sakladığı bir liman vardır; asıl mesele, o limana demir atacak ruhu bulabilmektir.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Toptancıdan çıkarken "Yanına birini vereyim mi?" dedi. Ben de "Yalnız geldim, yalnız dönerim." dedim. "Tamam." dedi. Yola çıktıktan sonra bir arabanın beni takip ettiğini fark ettim. Tedirgin olup adamı aradım. "Ben gönderdim, istemediğini bildiğim için sana söylemedim gidene kadar sana eşlik edecek." dedi.Gelelim ana fikrimize, İşte gerçek korumacılık, birini kısıtlamak ya da kontrol etmek değil. "Hayır." cevabını duyunca bunu kişisel mesele hâline getirmemek, egosunu devreye sokmamak, buna rağmen sorumluluk hissedip sessizce önlem almak...Bana "Yalnız gidemezsin, beceremezsin, kız başına yapabilecek misin" demedi; yalnız gitmeme izin verdi ama yalnız olmadığımdan, güvende olduğumdan emin oldu.Benim alanıma saygı duydu,egomu incitmedi, kararımı değiştirmeye çalışmadı ve bunu gösteriş yapmadan yaptı...Kontrol etmeye çalışmadan sahiplenmek, hükmetmeden güven vermek ve bir kadını, kendi özgürlüğünde bile koruyabilmek işte eril enerji ve maskülenite tam da budur.
Duygu ve Düşünce
Kendisiyle değil de başkalarıyla uğraşan insanlarla imtihan olmaktan o derece yoruldum ki kütüphaneler artık daha bir huzurlu gelmeye başladı. Sosyolog Ferdinand Tönnies'in cemaatten cemiyete geçiş teorisinde modern toplumu temsil eden cemiyet hayatının insana kattığı olumlu tarafları da olduğunu düşünüyorum. Cemaatin yani birliğin dayanışmanın egemen olduğu geleneksel toplumun olumlu tarafı dayanışma ruhu olsa da maalesef olumsuz tarafı da insanların hayatına gereksiz burnunu sokmak, gereksiz merak duygusu, sosyolog Şerif Mardin'in kavramsallaştırmasıyla mahalle baskısı vs olduğunu düşünüyorum. Komşumuz açken tok yatamıyorsak, evet geleneksel cemaat yaşamının olumlu izini taşıyoruz demektir. Ancak mesele yardımlaşma değil de kendi içsel komplekslerimizi, boşta kalmışlığımızı yatıştırmaya çalışmaksa o zaman bir iç muhasebe yapmamız gerekir.
Sosyal medyayı etkin olarak kullanıp hemen her gün gündeme dair paylaşımlar yapan arkadaşların önemli bir bölümü; ** DEMli teröristlerin hemen her gün yaptıkları küstahlıklara, ** “Çözüm süreci” başlığı altındaki rezilliklere, ** Anayasa ve kanunlar hiçe sayılarak yapılan gösteri, yürüyüş, propaganda ve mitinglere ve bunlara izin verilmesine, göz yumulmasına, seyirci kalınmasına, ** Devlet düşmanı, asker, polis, bebek, öğretmen katili APO’ya övgüler dizilmesine, ona “kurtarıcı akil adam” gözüyle bakılmasına ve ona özgürlük talep edilmesine, ** On binlerce şehit yakını ve gazimizin böylesi incitilmesine, ** Ve son 1,5 yıldır yaşadığımız nice kepazeliğe dair tek kelime etmiyorlar her nedense. Yuh olsun size! Sorsan: “Efendim ben siyasete girmiyorum” diyeceklerdir. Yahu bunun neresi siyaset! Mesele vatan, bölünmez bütünlük, bayrak, Türk milleti! Kurtuluş savaşı yıllarında yaşasaydınız ve sosyal medya olsaydı, düşman Çanakkale’ye, Polatlı’ya dayandığında: “Efendim ben siyaset yapmıyorum, ilgilenmiyorum, bana ne” mi diyecektiniz?. Yoksa sizler de rahatsız oluyorsunuz da “yahu şimdi bizim partiye muhalefet olmaz!” diye mi susuyorsunuz? Bu yüzden emniyetli şeritte devam etmeyi mi yeğliyorsunuz? Eğer öyleyse 2 defa yuh olsun size!
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir