• Bir seyden vazgeçirilmişsem, o mesele kapanmıştır..
  • Tabiat mı? Allah mı?

    Bir katilin, işlediği suçtan dolayı bizzat mı sorumlu olması gerektiği, yoksa onu suç işlemeye elverişli yaratanın mı suçlu olması lazım geldiğini hiçbir zaman halledemedi.

    "İradei cüz'iyye" mi?

    Neydi bu "iradei cüz'iyye?" Bunu da Allah, yahut tabiat, yahut da iradei külliye yaratmamış mıydı? Cüz'i irade yaratılmışsa, o halde mesele kalmaması lazımdı. Cüz'i iradenin işleyeceği her türlü suç, onu yaratana ait ve râciydi. Yok eğer cüz'i irade kendi kendini yarattıysa, bu sefer de işin içine cüz'i iradenin halikliği giriyordu.

    Buraya geldi mi, Nafiz Bey irkilirdi. Rükulara başlar, hızını alamaz, aptes, namaz... Ne yapsa boş. O kurt beynini kemirmeye devam etmekte Nafiz Bey'i günaha sokmaktadır. Cüz'i iradeye haliklik, yani Allahlık izafe etmekle "Günahı kebâir" de bulunmuştur. Peki ama, istemediği halde bu fikirler ona nereden geliyor? Ona bunları ısrarla düşündüren nedir? Kimdir? Beyni mi? Bu beyni veren kim? Beyni kendi kendini yaratmadı ya. Allah yarattıysa Nafiz Bey'in suçu ne?

    Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?
    Orhan Kemal
    Sayfa 22 - Everest Yayınları, 7.Baskı
  • Diğer cemaatlerin iktidara desteğini çekmesinden ve darbecilerin yanında yer almalarından endişelenen kesimler, bir süre sonra akılcılık, bireysel farkındalık ve eleştirel yaklaşımı seslendirmekten vazgeçti. Çünkü Ehl-i Sünnetçi Sûfî çevrelerden, “Cemaatler bombalanıyor, Laiklik pompalanıyor.” tarzında bazı uyarılar yapılmaya başlandı. Bir kesim Ehl-i Sünnet’in kurucu unsurunun İrfanîlik/Sûfîlik olduğunu savunurken diğer bir kesim, bu unsurun İrfan değil Beyan olduğunu iddia etti.

    Dinî-toplumsal veya dinî siyasî hareketler her dönemde var olmuştur. Cemaatler ve tarikatlar, Türkiye’nin sosyal ve dinî bir gerçeğidir. Bir taraftan din ve vicdan hürriyeti ve ibadet serbestisi ile ilgili yasalar, her vatandaşa dernek, vakıf, sendika kurma hakkı verirken, diğer taraftan tarikatlarla ilgili yasaklar, Sufî gelenekte var olan pek çok ritüelin yok olmasına sebep olmaktadır. Cemaat ve tarikat yapılanmalarının kurumsal yapısını, iç işleyişini, faaliyet ve hizmet alanlarını, görev ve sorumluluklarını belirleyen yasal çerçevenin bulunmaması, bu yapıların her çeşit faaliyet içerisine girmesini ve insanların dinî duygularını ve hürriyetlerini istismar edebilmelerini kolaylaştırmaktadır. Osmanlının en zayıf dönemlerinde bile, tarikatların faaliyetlerini denetleyen Meşihat makamı vardı ve bağlı oldukları Tekke Nizamnamesi çıkarılmıştı. Her tarikat bu yasa ve yönetmeliklere uymak zorundaydı. Mezhep, tarikat ve cemaatlere hukukî statü ve güvence sağlandığında, insanların, tarikat ve cemaatlere girmesi ve üye olması suç olmaktan çıkacaktır. Bu durumda her yapı, kendine tanınan hukukî çerçevede daha serbest hareket edebilecektir.

    Günümüzde Avrupa’da birçok ülkede dinî-toplumsal yapıların veya dinî cemaatlerin statüsünü belirleyen yasalar vardır. Dinî-toplumsal bir örgütlenmenin hukukî olarak tanınması için, farklı bir inanç sitemi, belli sayıda mensubunun olması, dinî merkezleri ve kontrol edilebilir, hesabı verilebilir bir bütçeye sahip olmaları şartı vardır. Yapılan bağış ve yardımlar kayıt altındadır. Devletin güvenliğine ve vatandaşların hürriyetlerine tehdit ve tehlike oluşturmadıkça mesele yoktur. Türkiye’de oluşturulacak yeni yasa ve yönetmelikler, onların fikir, din ve vicdan hürriyetini veya ibadet serbestîlerini güvence altına alacaktır. Bu yapıların denetlenebilir, hesap verebilir, şeffaf yapılar olarak faaliyet göstermeleri, tüzüğünde yer alan görev ve sorumlulukları doğrultusunda hizmet vermeleri ve bu alanların dışına asla çıkmamaları onlara karşı toplumdaki güveni daha da artıracaktır. Türkiye’de geçmişte ve günümüzde cemaat ve tarikatlarla ilgili yaşanan sıkıntıların birçoğu mevcut yasakçı mevzuattan ve onların faaliyetlerini belli esaslara bağlayan hukukî düzenlemelerin olmamasından kaynaklanmaktadır. Böyle olunca da mevcut cemaatler, hayır-hasenat kurumları olmaktan çıkıp her türlü ticarî ve siyasî faaliyeti gösteren “kuruluş” ve “örgüt”ler hâline gelmiştir.

    Sönmez KUTLU
  • " Ben bu adamın bir şey beceremeyeceğini anlamıştım zaten! "
    "Madem anladın niye söylemedin? "
    "Ne bileyim öyle bir boy vardı ki adamda."
    "Mesele boysa, devede de var! "
    "Evet evet! Tam da onu diyorum. Deve büyük, ot yer; Şahin küçük; et yer! "
  • Üzerinde durulması gereken bir diğer konu, çok partili yıllardan itibaren dinî yayınlarda tercüme kitapların her zaman ağırlıkta oluşudur. Kitapları tercüme edilen yazarlar arasında Müslüman Kardeşler'e mensup Mısırlı ve Suriyeli kişiler (Hasan el-Benna , Seyyid Kutup,Muhammed Gazali ) ağırlıklıdır.
    Dinî hayatı,dinî kültürü ve kurumları ciddi sayılabilecek bir zaman dilimi içinde kesintiye uğramış bir ülkede bu durum tabiî karşılanabilir. Fakat cumhuriyeti öncesi Türkiye'sinde var olan önemli bir birikimin bu dönemde göz ardı edilmesi tabiî gözükmemektedir. İslâm felsefesi,kelâm, tasavvuf,felsefe, mantık, fıkıh, fıkıh usûlü, İslâm tarihi,tefsir,hadis,biyografi, İslam'ın çağdaş meseleleri,devlet, medeniyet, kadın,sosyal eşitlik,terakki... alanlarında Cevdet Paşa,İzmirli İsmail Hakkı,Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi,Ferit Kam, Manastırlı İsmail Hakkı,Mehmet Ali Ayni,İsmail Fenni Ertuğrul,Ali Haydar efendi,Seyyid bey,Mehmet Zihni Efendi,Babanzade Ahmet Naim,Mehmet Akif,Mahmud Esad Seydişehrî, Giritli Sırrı Paşa,Mehmed Arif bey...gibi yazarların bugün bile değer ifade eden ve tercüme edilenlerden daha kaliteli olan eserlerine ve düşüncelerine ilgi duyulmaması ve bunların bıraktıkları yerden devam edebilme imkânlarının araştırılmaması dikkate değer olmalıdır.
  • Türkiye'deki İslamcı camiada, İlahiyat Fakültelerinde , Diyanet İşleri Başkanlığı'nda eskiden kalma alışkanlık ve itiyatlarla,hatta körlüklerle , Türkiye'yi , Türkiye'deki dinî hayatı,cemaat ve tarikatları , halk Müslümanlığını ve bunun kaynaklarını önemseme ve araştırma fikri ve cehdi yoktur. Bunun varacağı yer büyük bir ihtimalle kendisini , etrafındakileri, karşısındakileri merkeze aldığı İslâm üzerinden yeteri kadar tanımamak , bunlara nüfuz edememek olacaktır.
  • Mesele sadece üzülmek olsaydı,
    Ömrümüzün sonuna kadar
    hüzün ile yaşayabilirdik aslında.
    Ama bizi yordular üstadım.
    Daha da ötesinde kırdılar