Sahafların tozlu raflarını karıştırırken, elimde bir kitap buldum: Sofi’nin Dünyası. Jostein Gaarder’in kaleme aldığı bu eserin ilk bakışta heybetli ve ağırbaşlı duruşu, beni biraz çekingen ama bir o kadar da meraklı bir ruh haliyle içine çekti. Tavsiyelerin de etkisiyle kitabı satın aldım ve okumaya başladım. İlk
sayfalar, sade bir hikâye tadındaydı; karakterler, olay örgüsü derken, kendimi bir romanın akıcılığına kaptırmıştım. Ancak kısa süre sonra satırların arasından filozofların adımları duyulmaya başlandı. Felsefe tarihi, düşünce akımları ve filozofların yaşamları… Tüm bunlar, hikâyenin içine ustalıkla işlenmiş bir yapıdaydı.
Kitap, ara sıra hikâyeye dönüyor, ardından bir filozofun fikir dünyasına geçiş yapıyordu. Bu geçişler, önce bir anlamda bir köprü gibi görünüyordu; hikâyedeki karakterlerin yaşamlarıyla anlatılan düşüncelerin arasında bağlar kuruluyor, her şey anlamlı bir bütün oluşturuyordu. Roman okuyordum, evet; ama aynı zamanda felsefenin geniş ufuklarında dolaşıyordum. Kitabın yarısına kadar bu düzen böyle sürdü. Her şey derli topluydu, ta ki her şeyin değiştiği o an gelene kadar.
Birden bire hikaye bambaşka bir yola saptı. Roman ve felsefe tarihi birbirine karıştı; gerçek ile kurgu, hayat ile hayal, birbiri içine geçti. Sayfalar ilerledikçe, kitap adeta kendini bükmeye başladı. Şimdi felsefi akımlar, yalnızca
kelimelerle değil, olayların içinde yaşıyordu. Sanki kitap bir anlatıcı değil, bir
yaratıcı olmuştu; düşünceler artık sadece anlatılmıyor, hissediliyor, yaşanıyordu.
Kitabı bitirdiğimde bir süre kendime gelemedim. Öylece oturdum ve
düşündüm. Ama bu, gündelik hayatta zihinden geçen düşüncelere benzemiyordu.
Bu kez düşünceler daha derin, daha yoğun, daha sorgulayıcıydı. Düşünmek…İnsan olmanın temelidir, öyle değil mi? Ama o an anladım ki, düşünmek