İnsan en iyi lokantalarda yemek yiyebilirdi, bütün hazlardan payına düşeni fazla fazla alabilirdi, São Pauloda sahneye çıkıp yirmi bin kişiye şarkı söyleyebilirdi, gelmiş geçmiş en büyük alkış sağanağına tutulabilirdi, dünyanın öteki ucuna gidebilirdi, internette milyonlarca takipçiye sahip olabilirdi, olimpiyat madalyası kazanabilirdi ama sevgi olmadan hiçbirinin anlamı yoktu.
Nora kök yasamını düşündüğünde, esas sorunun, onu kırılgan yapan şeyin aslında sevgi eksikliği olduğunu anladı. O hayatta abisi bile onu istemiyordu. Kedisi Volts ölünce kimsesi kalmamıştı.
Ne o kimseyi sevmiş, ne de sevilmişti. Kendi içi de, hayatı da bomboştu; yalnızca umutsuzluğu hissedebilen bir robot misali oradan oraya gidip normal bir insan gibi davranıyordu.
Kaçıp gitmek istediğiniz yerin kaçtığınız yerle aynı olduğunu görmek tam bir aydınlanmaydı. Hapishanenin bir yer değil, bakış açınız olduğunu anlamak.
Hayatını acı çektiği için değil, acıyı dindirmenin bir yolu olmadığına kendini inandırdığı için bitirmek istediğini anlamıştı.
Bu, hem depresyonu yaratan şeydi hem de korkuyla umutsuzluk arasındaki ayrımdı. Korku, bir mahzene girerken kapının kapanıvereceğini düşünerek endişelenmekti. Umutsuzluksa o kapının kapanıp üstüne bir de kilitlenmesi demekti.
Yediği içtiği yaramayan, kanı buz, yüreği taştan bir zenginin, o sırada Oliver'ı, köpeğin bile yüz vermediği şeyleri yiyip yutarken görebilmesini dilerdim! Oliver o kayış gibi et parçalarını nasıl kıtlıktan çıkmışlığın yırtıcılığı ile paralıyordu, bunu görebilmesini isterdim. Ve en çok, o zenginin aynı yiyeceği yediğini gözlerimle görebilmeyi isterdim.
Bir yazar, öyküsünü ikinci kez, değişiklikler yaparak yayınlarsa, edebi açıdan ne denli iyi olursa olsun, ister istemez kitabına zarar vermiş olacaktır. İlk izlenimler insanları sürükler, insanoğlunun yapısı gereği, okuru en akıl almaz konularda ikna etmek mümkündür; ama bu ilk izlenimler aynı zamanda onların zihinlerinde yapışıp kalır ve onları sonradan silmek ya da yok etmek isteyenin vay haline!