Divan-ı Hümayun, kendinden önceki İslam devletlerinin divanları ve eski Türk-Moğol geleneklerinin kurultayının etkisiyle şekillenmiştir. Türklerin İslamiyet'i kabul etmeden önce devlet işlerini görüştükleri kurullar ve Abbasîlerdeki saray divanlarıyla Divan-ı Mezalim gibi her türlü şikâyete açık divanlar, Türklere eski gelenekleriyle divanları birleştirerek yepyeni bir divan kavramı oluşturma imkânı sunmuştur. Divan-ı Hümayun'a benzeyen ilk gelişmiş İslam-Türk divanını Büyük Selçuklular kurmuştur. Onların Divan-ı Aʻla'sı ile Divan-ı Hümayun'a geçiş süreci başlamıştır. Bu gelenek Anadolu Selçukluları ve daha sonraki beyliklerde de devam etmiş ve Osmanlı'ya sirayet etmiştir.
Osmanlı devletinde Berid divanı, valilerin halka nasıl davrandığını, zulüm yapıp yapmadıklarını sultana bildirmekle görevli bir nevi iç casusluk birimidir.
Adalet sağlanmazsa adalete bağlı olarak tebaa, tebaaya bağlı olarak servet, servete bağlı olarak ordu, orduya bağlı olarak da hükümdar olamaz. Bu yüzden hükümdarların en önemli görevi halk üzerinde adaleti sağlamaktı. Çünkü hükümdar için adaletin en önemli getirisi, halkın itaatini sağlamasıydı. Adalet, devletin sürekliliğini sağlayacak vasıtaların başında görülmekteydi. Adalet olmazsa halkın itaati sarsılır ve devletin düzeni bozulurdu. Bu durum, şu veciz sözle ifade edilmiştir: Mülk küfürle yok olmaz zulümle yok olur.
Erkan-ı erba'aya göre toplum, temelde dört tabakaya ayrılmıştır. Bunlar; ehl-i kılıç, ehl-i kalem, çiftçi ve tüccar-zanaatkâr-esnaftır. Bu noktada klasik İslam düşüncesi, sultanı toplumsal cemiyetten soyutlamış ve ona ayrı bir statü vermiştir. Sultanın görevi, ehl-i kılıcın kılıcıyla, ehl-i kalemin kalemiyle bu dört sınıfı, adalet ve güzel siyasetle zaptetmektir.