T'ang Hanedanlığı dönemi şairlerinden Lo Hung-Hsien, "insan doğası gereği asla tatmin olmaz, bir fili yutmaya çalışan yılana ve bir ağustosböceğine hücum eden peygamber devesine benzer." der.
Martin Eden..
Martin Eden, yalnızca bir “yükselme” ya da “yazar olma” hikâyesi değildir;
anlaşılmamanın, geç kalmış takdirin ve insanın kendi istenciyle verdiği mücadelenin romanıdır.
Martin, seçmediği bir sınıfta doğar ama orada kalmayı reddeder.
Onu evrensel yapan şey de budur: Kalıba sığmayan bir insan olma ısrarı.
Ne var ki bu ısrar, toplumun “sınıf ahlakı”yla çarpıştıkça onu yalnızlaştırır.
Romanda asıl yaralayıcı olan açlık ya da yoksulluk değil,
saygının yokluğudur.
Martin yazarlık uğruna aç kalırken, kaba sayılırken, yok sayılırken
bir parça kıymet görebilseydi keşke.
Başarı geldiğinde çok geçti;
çünkü alkış, onu isteyen insana değil,
yorulmuş bir gölgeye ulaştı.
Bu yüzden roman, başarının değil,
başarının geç gelmesinin trajedisini anlatır.
Nietzscheci bir yerden bakıldığında Martin, Dionysosçu bir taşkınlıkla yaşar; Ruth ise Apolloncu düzeni ve ölçüyü temsil eder.Bu iki dünya birbirini tamamlamak yerine boğar.Martin’in istenci törpülenemez; törpülendiğinde yaşamaktan vazgeçecektir.
Martin’in intiharını yalnızca bireysel bir yenilgi olarak değil, affedemeyişinin sonucu olarak okumak gerekir.
Bence onu asıl sona götüren şey, önemsediği insanların —Ruth başta olmak üzere— onu henüz “büyük bir yazar” olmadan önce anlamamış, yalnız bırakmış ve yok saymış olmalarını affedememesidir.
Ve kitabın notlar kısmı…
Martin Eden öyle bir romandır ki
sadece hikâyesi değil,
altı çizilen cümleleri, kenara düşülen küçük notları da okuru büyütür.
Bir kitap, okundukça da
düşünüldükçe de değer katar.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,5bin okunma