meyanser

meyanser
@meyanser
Hiçliğe sürünen bir salyangoz…
Lisans
24 okur puanı
Mart 2020 tarihinde katıldı
Homo Sapiens'in Açmazları
Puan vermedi
Daha önce deneysel bir roman olan 1960’ta yazdığı Solgun Ateş’le tanışmış Nabokov’la ve sevmiştim kalemini. 1955’te ABD’de İngilizce kaleme almış Lolita’sını. Amerika’da 1958’de yayımlanmış. İngiltere’de 1959’da yayımlandığında parlementoda tartışma konusu olmuş. Bir programda neden böyle bir roman yazdığını sorar bir spiker ona. Kafes içindeki bir maymun çizer bir kağıda ve burdan yola çıktım der. Evrimini tamamlayamayan insanın kafese hapsedilmiş, bastırılmış ilkel duyguları olsa gerektir Nabokov’a bu satırları yazdıran duygunun. Biyografik olduğunu söyleyip Nabokov’u eleştirenlere karşı karakterine kendi kişiliğini yansıtmaktan çok, yeni karakterler yarattığını savunsa da, çok samimi gelmedi o programdaki hali. Ve ister istemez Peyami Safa’nın bir cümlesine geldi aklıma: “Ve düşünün ki, en afakî zannettiğimiz romanlar bile, muharririn ruhunu muhayyel kahramanlar vasıtasiyle aksettiren bir otobiyografiden başka bir şey değildir.” Kitap çocuklara bakışı (yetimhanelere gidip çocukları cinsel fantezileri için seyretmesinden, sokaktaki çocukları görünce kasıklarının harekete geçmesinden, 12 yaşındaki Lolita’dan çocuk yapıp onun çocuğuna da şehvetle bakabilmeyi hayal edebilmesi) noktasında oldukça rahatsız edici olsa da değindiği konular kayda değer. Ahlak yasaları, kültürel rölativizm, ahlak yargılarımızın insan doğasına uygun olup olmaması gibi. Kitabın edebi niteliği çok iyi kuşkusuz ama “anadilinden okunduğunda çok daha iyi bir fonetiği var” dedi İngilizce bilen bir arkadaşım. İletişim yayınlarından çıkan kitap kapağında kelebek figürü var. Nabokov, lepidopteristmiş (kelebek bilimci). Bu konuda bilimsel çalışmalar yapmış biridir. Hatta bulduğu bir kelebek türü de vardı diye hatırlıyorum. Ekim Devrimi’nden sonra Rusya’yı terk etmiş bir aristokrat.
LolitaVladimir Nabokov · İletişim Yayınevi · 20193,522 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Deliliği Övelim Ama Hangi Deliliği?
Puan vermedi
Paris’te teoloji öğrenimi görmüş 1466 doğumlu bir hümanist Desiderius Erasmus. Bizde adı Erasmus olan öğrenci değişim programlarının ismi buradan geliyormuş. Avrupa’da kültür, sanat, eğitim programlarına hep Erasmus adı verilirmiş. Reform hareketleri deyince -Orta Çağ’ın kapanıp Modern Çağ’ın başlamasında önemli bir olay olan- tarih kitaplarından da ziyadesiyle okuduğumuz Martin Luther gelir akla. Oysa okuduğum bir makalede diyordu ki:”Erasmus yumurtladı, Luther kuluçkaya yattı”. Biraz eşeleyince bu cümlenin yerini bulduğunu gördüm. Erasmus teolog olarak, Thomas More hukukçu olarak, Luther de hukukçu ve teolog olarak üç ayaklı reformu başlatmışlar diyebiliriz. 1500’lerin başı Avrupa’da grupların oluştuğu dönem. 1509 yılında İtalya’dan Fransa’ya More’nin yanına gider Erasmus ve bir hafta sonu onu eğlendirmek için oturur Deliliğe Övgü’yü yazar. Kabalcı Yayınevi’nden çıkan baskıdaki dipnotlar daha çok beğeniliyormuş ama ben İş Bankası ile karşılaştırmalı olarak Can Yayınları’ndan okudum. Can ve Kabalcı’da kitap yazıldıktan birkaç yıl sonra Genç Hans Holbein tarafından çizilen desenler mevcut değil ama bence Can’a göre daha akıcıydı. Erasmus gayrimeşru bir ilişkiden doğmuş ve annesiz babasız büyümüş bir çocuk. Kendi cümlesiyle bu durumu şöyle ifade etmiş. “Doğumum kadar behbaht olamaz hiçbir şey.” İtalya, Portekiz, İspanya’da yasaklanmış bir kitaptır Deliliğe Övgü. Google’a Erasmus ismini yazdığınız anda hemen hümanist kelimesini görürsünüz karşısında. Oysa kitabı okurken çok da hümanist gelmiyor insana Erasmus; Yunanlar, Venedikler, Türkler, Hristiyanlar, Yahudiler’e söylediklerini düşündükçe…Bir makalede ‘kuduz bir köpek’ olarak gördüğü Türklerin öldürülmesi gerektiğinden bahsettiğini okudum mesela. Hristiyanlığın yaşanma biçimini eleştirse de asıl Yahudiler hakkında
Deliliğe ÖvgüDesiderius Erasmus · Can Yayınları · 202315,2bin okunma
LİFE HAPPENED, BAŞIMIZA HAYAT GELDİ
Puan vermedi
“Bu defa novella yazdım, galiba” diye duyurduğu bir kitap olur Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez’in. Biraz yazarı tanımak için röportajını dinleyeyim dedim ve orada “Bunu yazmalıyım dedirten şey nedir?” sorusu sorulur Kesmez’e. Der ki: “Yalnızlığı seven biriyim. Kendi kendime çözmeyi severim hayatı. Bu beni yazmaya itti.” Belki de duyguları bu kadar iyi ve duru bir dille yazıya aktarabilmesi insanlardan kendini arındırıp hayatı yalnız başına çözmeye çalışmasından kaynaklıydı. Kitap açılırken en sevdiğim yönetmen Angelopulos’un bir filminden replikle başlar. “Tanrı’nın yarattığı ilk şey yolculuktur.” Kitapta başkarakterimizin kendi içine yaptığı bir yolculuktan bahsedeceğinden repliğin devamını vermez ama bu repliğin devamı da çok hoştur. “… Bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti.” ---spolier--- Okumaya başlayınca başkarakterin bir küçüklüğünden kesit görürsünüz, bir şu andan, bir de bakmışsınız bir yerde birleşivermiş bu kesitler. Annesi ölüp babası tekrar evlenince hiç çocukları olmayan teyzesine evlatlık verilen Türkan’ın 48’inde yeniden doğma hikayesidir, Çiçeklenmeler. Jung’un dediği: “Hayat gerçekten kırkından sonra başlar, ondan öncesi sadece araştırmadır.” Cümlesidir sanki kitap. Karşısına çıkan adamı (Orhan) sorgusuz sualsiz kabullenmiş, evlilikte verileni kafi görmüş, bir sürü şey olan aslında hiçbir şey olmayan bir evde evliliğini idame ettiren bir kadındır, Türkan. Orhan’ın ikinci karısıdır fakat Orhan, Türkan’ın ilk aşkıdır. Orhan’ın aslında başka bir dünyaya ait olan ilk eşi Rüya, evliliklerinin ikinci yılında Londra’ya okumaya gider ve bir daha dönmez. Rüya’dan sonra Orhan’ın Türkan’a gelişini çok güzel betimler yazarımız. “… Nefis bir gemiyle büyük umutlarla açıldığı deniz yolculuğunda fırtınanın alasını yaşamış, fena biçimde alabora olduğunu sandığım bir
ÇiçeklenmelerMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 20267,5bin okunma
İnsan Eksiktir. Önce Bunu Kabul Etmek Gerekir.
Puan vermedi
7 yıl önce okuduğum Kör Baykuş'la yollarımız tekrar kesişti diyelim mi... Sadık Hidayet’in Hacı Ağa romanı ve Diri Gömülen öyküsünü de okumuş biri olarak onunla özdeşleşmiş sık sık tekrar ettiği kavramlar (leitmotifler) vardır. Ruhu ruhuma denk gelişi bundandır belki de. Ölüm, hiçlik, boşluk, saflık, varoluş … gibi kavramlar. Bilgelik ve uğursuzluğun simgesidir baykuş motifi. Ruhundan duvara akseden kör baykuşa benzeyen gölgelerin uğursuzluğuna atıftır belki de kitabın ismi. Yalnızlığını yok etmek için sürekli bu gölgelerle hemhal olur karakterimiz. Kör Baykuş, bir şair tarafından çevrilmiş olduğunu her satırında hissettirir. Ama diğer yayınlardan daha şiirsel bir çeviri olsa da direkt Farsça aslından değil Almanca’dan çevirir Behçet Necatigil. Hidayet için Doğu’nun Kafka’sı derler. Kafka misali tutunamayış, sancılar vardır Hidayet’te de. 1903 yılında Tahran’da saygın ve zengin bir ailede doğar. Fransız Koleji’nde eğitim alır ve Paris’e gider. 2. Dünya Savaşı’nda ülkesinden çıkmak zorunda kalır. Totaliter rejimlerde başkaldırmanın en iyi yolu sanattır dedirtir İran’dan çıkan yönetmenler, şairler, besteciler…1936 yılında Hindistan’da yayımlanan kitabının kapağına İran’da yayınlanması yasak yazar Hidayet, orada yasaklanacağını bildiği için. Paris’te mezarı Yılmaz Güney’le aynı yerdedir. İnsan ölmeden önce kendini tanıyabilir mi? Ruhundaki açmazları çözümleyebilir mi? Varlığın sırrına erişmekse gaye, bu fani ve kısa dünyada, bu kıt akılla gayeye erişmek mümkün olmasa gerektir. Hangi roman karakteri olmak istersin sorusuna verilmiş bir cevabımdı Bay C ve Alaaddin…Buna bir de gerçekle vehmi ayırt edemeyecek adını bilmediğim Hidayet’in Kör Baykuş kahramanı eklendi. Yine sanıda yarattığı güzelin peşine düştü kahraman; birbirinin kopyası ağızla başlayıp cinsel organla
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,6bin okunma
yarın ölebiliriz, kişiliğimizdeki gedikleri fark edemeden...
Puan vermedi
Uzun zamandır inceleme yapmayan biri olarak buraya yani kitap arşivime geri dönmem gerektiğine kanaat getirdim. İyi kitap okuyan bir arkadaşımın önerisiyle okudum ama ben edebiyatta kelimelerin dans etmesinden, yoğunluktan yanayım. Kurgu güzel olsa bile kelimelerle farklar yaratamadıktan sonra kitap beni çok da çekemiyor açıkçası. Ama bu yaz sıcağında bir çırpıda okunup bitecek bir kitap. Ben Jaguar yayınlarından Japonca öğretmenliği mezunu Sinan Ceylan çevirisiyle okudum. Anlatım bozuklukları dışında kolay akan bir dile yani yalın bir anlatıma sahipti. Tanizaki, 1886 doğumlu, edebiyat öğrenimini yarıda bırakmış biridir. 1965'te kalp ve böbrek yetmezliğinden ölür. Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi’ne kabul edilen ilk Japon yazar olur kendileri. Fransız ve İngiliz edebiyatından etkilenmiş olsa da 1923’te yaşanan deprem sonrasında Japon edebiyatına yönelir. Kitapta hoşlanmadığım durum benim çıkarım yapmam gereken yerleri pat diye verir yazar. Biraz daha kapalı bir anlatım açıkçası beni daha çok memnun ederdi. Zülfü Livaneli 2021 yayın tarihli Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm kitabının adını Tanizaki’den çalmış bence :) Tanizaki 1936’da yazmış çünkü Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadını. Kitap kapağı çok ilgi çekici. Kırık bir tabaktan dökülen süt. Kitap bittikten sonra kapak zihnimde şunu çağrıştırdı. İnsan kendisiyle yüzleşemezse, kişiliğindeki kırıklıkları onaramazsa, gölge taraflarını keşfedemezse sütün temsil ettiği masumiyet zamanla akıp gider ve yok olur. İnsanın duyguları, insan ruhunun açmazları evrenseldir değil mi? Kişilik bozukluklarımız anormal tutkular belirlememize sebep olmaz mı? İnsanın bazan kendini aşıp kendine bakması için bir ölüm, bir veda belki de bir kedi yeterdi değil mi? Bunun üzerine kurulmuş bir kurgu var aslında kitapta. Spolier içerir yazımızın
Bir Kedi, Bir Adam, İki KadınCuniçiro Tanizaki · Jaguar Kitap · 20174,999 okunma