Candide Surinam’da karşılaştığı, sol bacağı ve sağ eli olmayan bir zenciyle konuşur.
Candide: “Hey yüce Tanrım! Bu korkunç durumda ne yapıyorsun?”
Zenci: “Efendim ünlü tüccar Vanderdendur’u bekliyorum.”
Candide: “Seni bu hale sokan Vanderdendur mu ?”
Zenci: “ Evet Efendim. Burada gelenek böyle, giysi olarak bize yılda iki kere bezden bir don verirler, şeker fabrikasında çalışırken parmağımızı değirmen taşına kaptırırsak elimizi keserler; kaçmak istersek bacağımızı biçerler. Ben bu iki belaya da uğradım. İşte siz Avrupa’da bu sayede şeker yiyorsunuz.”
Bugünlerde bir akşam, şehrin aynalı gazinosuna ve aynaların içine
Selim-i salis gibi oturacağım.
Önümde rakı... dışarıda akşam. akıntı, kayıklar ve gelip geçen...
Meyhanenin kapısından, iki elini gözüne siper edip bakan birisi;
'' Bu herif aşık '' diyecek.
Saçları perişan, dudakları mürekkepli, hali bencileyin serseri bir kızı
Büyük bir sandal
- Akıntının içinden çekip
Rakı kadehimle benim arama bırakacak
Diyeceğim:
'' Bu akşam değil bir başka akşam seni alıp bir kocaman şehre götüreceğim:
''O şehirde toprak çoktan patlamıştır;
''Yıkılmıştır bildiklerim;
''Kocaman cepheleriyle borsalar, saraylar, kimbilir belki de mahkemeler, zindanlar...
''Masaldır artık
''Onların kahramanlığı, onların merhameti, onların fazileti...
Ezanlar, mevlütler, harbler, taburlarla kahramanlar...
Kafam alkolsüz, ellerim kelepçesiz,
Seni bir akşamüstü, Sotiraki' nin gazinosundan
Rakı kadehimle benim aramdan alıp
Altın akşamların sarı çocukların tırmandığı
Kuşların öttüğü ve yemişlarin yendiği
Hudutsuz ve çitsiz,
Perisiz ve cinsiz,
Kümessiz ve evsiz
Hasılı numarasız
Bir memlekete götüreceğim.
İstasyondan iner inmez
Seni metrolar başka beni başka tarafa götürsün. Zararı yok
Yalnız yine böyle kumral akşam üstleri