Yazdığı şeylerin basılmasını istemeyen, bir gün bunlar okunacak kaygısı gütmeden yazılan yazılar için ne söylenebilir ki? Olsun ben yine de bir şeyler demek istiyorum. Eğer söylersem aramızda en azından yazdıklarımdan oluşacak bir bağ olacağına inanıyorum. İnanmak istiyorum...
Nilgün Marmara'yı bence diğer yazarlardan ayıran özelliği okuru düşünmeden yazması. Bu sayede okurla yazar arasındaki o sis perdesini ortadan kaldırıyor. Daha yakın hissediyor insan onun yazdıklarını, daha samimi geliyor, daha bi dokunuyor içimize.
Hasan Ali Toptaş iyi bir yazar olmak için okuru düşünmeden yazmak gerekir demiş. Nilgün Marmara da bu zaten yok(bunu önsözde öğreniyorsunuz) Bu yüzden çok iyi bir yazar.
Yazdığı şeylere gelecek olursak; bazen okuduğu yazarları yazmış :
"Tutunamayanlara tutunuldu. Okundu bitirildi. Oğuz Atay bir iç burukluğu bırakıyor, önemli olan münzehir Selim Işık elbette, Turgut Özbendense. Selim Işık ismi de sembolik seçilmiş olsa gerek."
"Nabokov, dayanılmazın ağırlığını, 'Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı'nda bölüştürüyor." Vb.
Bunun dışında Magda Szabo'nun Yavru Ceylan'ından, Ingeborg Bachmann'ın Malina kitabından, Thomas Mann'ın Buddenbrooklarından, Lawrence Durrell'in İskenderiye Dörtlüsünden ve daha birçok yazar ve şairden bahsediyor.
(Ben okuyup beğendiğim yazarların, okuduklarını hep merak ederim. O yüzden bu kısımları çok sevdim.)
Bazen de izlediği filmlerden bahsetmiş. Tabi asıl anlattığı kısımlar bunlar değil. Bunlar dışında kalan şeyler ise anlık düşünülüp yazılmış şeyler. Özellikle ölüm üzerine yazdığı şeyler beni derinden etkiledi. Okurken intihar ettiğini bildiğiniz yazarların, ölüm hakkında yazdığı şeyleri okuyup etkilenmemek için taş olmak lazım zaten.
"Hayatın neresinden dönülse kârdır!"
Bu cümleyi mi yazarken karar verdin intihar etmeye?