? dünya, ülkeler, din kitaplari, kanunlar vs..
ismailaga, semerkand, süleymanci vb., camii kilise sinagog cemevi vb., ateist, deist, tevrat zebur incil ve kur´an dan bilgisi olan var mi, ne dir ne degil dir, vs..?
Hanbelîlerin hocası ve mezhebin müceddidi, Ebû Ya'lâ Muhammed b. el-Hüseyin el-Ferrâ'dır (ö. 458 h.). Kendisine kadılık makamı teklif edildiğinde bundan kaçınmış, ancak ısrarlar neticesinde şu üç şartla kabul etmiştir: Resmi tören günlerine katılmamak, karşılama merasimlerine çıkmamak ve sultanın sarayına bilfiil gitmemek. ​Kadı Ebû Ya'lâ, Ebü'l-Hüseyin el-Basrî'nin el-Mu'temed adlı eserine dayanarak Kitâbü'l-Ude'yi tasnif etmiştir. Bu eser, Hanbelî mezhebinde fıkıh usulü alanında yazılmış ilk kapsamlı/derli toplu kitap kabul edilir. Çünkü bu eser, İmam Ahmed'in usule dair görüşlerini aktarmaya ve bunların doğrudan nas yoluyla mı, işaretle mi yoksa ima yoluyla mı geldiğini satır satır takip etmeye büyük özen göstermiştir. ​Yazar kimi zaman İmam Ahmed'den gelen farklı rivayetleri aktararak aralarında bir tercihte bulunur. Aynı şekilde, Ebü'l-Hasan el-Harazî, Ebü'l-Fazl et-Temîmî ve Gulâmü'l-Hallâl gibi günümüzde artık kayıp hükmünde olan erken dönem Hanbelî usul kaynaklarına müracaat ettiğini de açıkça belirtir. ​Ebû Ya'lâ, Hanefî alimi Cessâs'ın usulünden ciddi şekilde istifade etmiş ve ondan çok etkilenmiştir. Buna şaşmamak gerekir; zira babası Hüseyin b. Muhammed (ö. 390 h.) Hanefî mezhebinin önde gelenlerinden olup fıkhı bizzat Cessâs'tan okumuştu. Ancak babası vefat ettiğinde Ebû Ya'lâ henüz on yaşındaydı.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Mesela bazı şeyleri bazı kimselere anlatmak gerekir. Bunun ihtiyacı içerisine girersiniz. Çünkü sadece ondan gelecek olan en etkilisidir. Ama anlatamazsınız. Çünkü sebepler vardır. Çünkü anlamayacaktır. Belki anlar. Anlasa da üzülür çünkü anlayacağı şey anlamak isteyeceği şey değildir. Onu bu durumda bırakmak istemezsiniz. Korkak olduğunuzdan. Çok düşünceli olduğunuzdan değil. Ortaya çıkacak kaos ya da o kişinin elde edeceği üzüntüyle birlikte sizi bırakabilecek olması düşüncesi rahatsız eder. Rahatsız eder. Eder de eder. Rahatsızlar. Siz de rahatsız olun. Herkes gibi. Rahatsız olun. Rahatsız olun. Anlatmanın farklı yollarını seçersiniz. Anlatmak için farklı yollar bulursunuz. Bir şey yaparken başka bir şeyi kast edersiniz içten içe. Mesela a dersiniz ama asıl mesaj b'dir. Karşınızdaki kişi a'ya bir cevap verir ama siz o cevabı b'ye veriyormuş gibi kabul edersiniz. Biraz zor bir şey değil mi? Her zaman içinizde bir fonksiyon var gibidir. Devam etmek istiyorsan bir şeyleri dönüştürmen gerek. Dönüştür ve dönüştür. İnsan bazen yoruluyor. Mesela insan yoruldum da diyebilmeli. Ben kışı sevmiyorum diyebilmeli. Kıştan nefret ediyorum diyebilmeli. Ben şahsen kıştan nefret ediyorum. Neden etmeyeyim ki? Etmemem gerektiğine neden inandırayım kendimi? Ediyorum, ediyorsam kabullenirim. Kimse çok da iyi olmak zorunda değil. Doğru olanı yapmak adına başka şeylere karşı vermeniz gereken tepkileri kıstığınız zaman o tepkilerin çok daha şiddetlisini kendinize karşı veriyorsunuz. Ne gerek var? Kışın cibiliyetini sikeyim. Hak edene karşı senin cibiliyetini sikeyim diyebilin. Demiyorsanız da bari kendi içinizden söyleyin. Ama söyleyin. Söylemiş olun. Ne demiş Oğuz Atay? ''Sizleri durdurmak mümkün değildir. İçinizden devam edersiniz sonra.''
"İlahi Arayış" Taslak
Kendi kaleme aldığım "İlahi Arayış" kitabının taslağıdır. Yorum ve görüşleriniz değerlidir. SUNUŞ Hiçbir şeyin olmadığı, zamanın ve mekânın henüz adının bile konmadığı mutlak ve pürüzsüz bir durağanlığın ortasında saf bir bilinç uyanır. Bu bilinç ne biyolojik bir bedene sahiptir ne de sığınabileceği somut bir dayanağa... O, mutlak hiçliğin ortasında tek başınadır. Fakat dışarıdaki bu pürüzsüz suskunluğa tezat olarak, içeride durmadan üreyen, kelimesiz bir düşünce akışı, durdurulamaz bir gürültü vardır. Kendine ilk soruyu yönelttiği an bir 'eylem' olduğunu fark eden bu ilahi irade, rasyonel bir tatminsizlikle sorgu zincirinin en ağır halkasıyla karşı karşıya gelir: 'Ben kimim ve nereden geldim?' Bir tanığı, bir aynası olmayan mutlak teklik içinde bu soru cevapsız kalmaya mahkûmdur. Algısını içindeki bu kördüğümden çekip dışarıya, onu saran boşluğa yönelttiğinde ise o en ağır kozmik paradoksa çarpar: Gözünü nereye çevirse bulduğu tek şey kendisidir. O, bu sonsuzluğun ta kendisidir, yani 'Her Şey'dir; ama aynı zamanda tutunacak tek bir biçimi, sınırı ve ağırlığı olmadığı için 'Hiçbir Şey'dir. Her şeye gücü yeten ilahi bir gücün, kendi kökeninin bilinmezliği karşısında felç oluşunun hikayesidir bu. Bu mutlak yalnızlığın ve cevapsızlığın ağırlığı altında ezilen bilinç, sonunda bu durağanlığı bozmaya karar verir. Sorunun cevabı bu boşlukta gizli değildir; o halde bu sorunun peşinden gidecek olanları, kendini onlarda çoğaltacağı evrenin mimarisini var etmelidir. Kendi bilincinden koparacağı o ilk parça, kime can verecektir?" "İLAHİ ARAYIŞ" UYANIŞ BÖLÜM 1: UYANIŞ "Var mıydı, yoksa sadece öyle mi hissediyordu?" Her şey aniden beliren bir fark etme hissiyle başladı. Hiçbir şeyin olmadığı o yerde, varlığa dair belirsiz bir
Felsefe
Bir Emevi mirası: Sorumluluğu Allah'a atmak
Kur'an'da anlatılan "kader" kozmoloji için konan ölçüleri-yasaları ifade eder. 1 Bu bağlamda insanın kaderi de "özgür iradesi ile yaptığı seçimler" ekseninde ölçülendirilir. 2  Bu sebepledir ki seçimlerimizin sonuçlarının getirdiği sorumlulukları vardır. İşte bu sorumluluklardan kaçınmak isteyenler kendi tercihlerinin, kararlarının yol açtığı sorunlarla yüzleşmekten kaçmanın yolu olarak tüm bunların kendileri dışındaki faktörleri sonucu olduğunu bunun önceden belirlenmiş bir plan/kader olduğunu iddia ederler. Özellikle de sorumluluk toplumsal ise yani siyasi liderler kendi sorumluluklarındaki eylemleri meşrulaştırmak, bu icraatları sorgulatmamak için "Biz yapmıyoruz; bunları bize Allah yaptırıyor" derler. Bu tarihin en eski siyasi manipülasyonudur: Allah'ı kendine kalkan edinip, sorumluyken kendilerini sorgulanamaz kılmak… Yöneticilerin kaderi kullanıp Allah'ı istismar etme taktiklerinin Müslümanların tarihindeki ilk izdüşümünü Muaviye'de rastlıyoruz.  Peygamberimizin arkadaşlarından Hucr b. Adiy'i Hz. Ali taraftarı olduğu için öldüren Muaviye, tepkiler karşısında zor durumdaydı. "Biz yapmadık, Allah yaptırdı bize" diyerek kendisini sorgulanamaz kılmaya çalışmıştı. Emevilerle birlikte "Zillullahi fi'l-Arz" (Allah'ın yeryüzündeki gölgesi) ve "Sultânullahi fi Arzihî" (Allah'ın yeryüzündeki gücü) gibi sıfatlarla kutsallık kazandırılıyor, sultanların her icraatı, Allah adına sayılıyor dolayısıyla eleştirilemiyordu. Çünkü bu yapan, Allah adına(!) iş yapan birisiydi. Muaviye'den sonra yerine sultan olarak varis bıraktığı Yezid döneminde Kerbela, Harre gibi travmatik katliamlarına, kadınlara tecavüzlere, yağma ve yolsuzluklara vb. büyük yıkımlarına gerekçe olarak bunların Allah'ın önceden belirlediği planı/kaderi olduğunu camilerden vaaz ettirmişti.  Bir başka Emevi
Alıntı
2 KASIM 2018 BAHÇE SOHBETİNDEN İnsan manevi olarak dengede durmalıdır. Şayet dengede sapma olursa dengeye gelmesi için sıkıntı gelir. Denge için gelen o sıkıntı biz dengede durursak gelmez. Gönül, Allah'ın muhabbetiyle dolmalıdır ki o muhabbet taşsın. Eğer muhabbet taşarsa bu, kullara, mahlûkata sirayet eder. Kendine dahi yetmeyen bir muhabbet nasıl insanlara, mahlukata yayılsın! Manevi olarak bir yolda yürüyoruz. Mesele; bu yolu yürürken neyi kaybettiğimiz ve neyi kazandığımızdır. Kazanılacak tek şey; Allah'ın rızası, sevgisi, dostluğu, yakınlığıdır, Hazreti İnsan olmaktır, ebedi hayatı kazanmaktır. Gerisi hepsi burada kalır. Hiç bir şey bize ait değildir. Allah her neyi emretmişse "bu kulum bununla kazan" emridir. (Bir kardeşimize hitaben) Ne kadar önce gelmiştiniz? İki sene mi? İki sene önceki siz ve şimdiki siz çok farklı kişilersiniz hem de bambaşka biri. Eğer maneviyat zahire vursaydı tanınamazdınız. Herkes "bu başka biridir" derdi artık. O kadar farklıdır ki eskisini hatırlatmaz dahi. Bunun sebebi nedir? -Yolu yürümek. Bundan dolayı hep söylüyoruz; manevi yolu yürümek gerekir. Eğer yerimizde sayarsak Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in buyurduğu üzere "iki günü müsavi olan ziyandadır" hükmünce ziyanda oluruz. Hergün biraz daha büyümemiz, ilerlememiz gerekir. Büyüme imkânını veren Allah'tır, yürüten Allah'tır, ikram eden Allah’tır. Kul sadece duasını yapar. Kulun duası; "istiyorum ya rabbi"dir ve ona imkân verilir "haydi, kulum yap" denir. Allah ayet-i kerimede; "kim öne çıkmak isterse Allah onu öne alır. Kim de geride kalmak isterse Allah onu geride bırakır" buyurur. Bu yüzden öne çıkmayı tercih etmek lazım, koşmayı tercih etmek lazım. Hayırda yarışmayı tercih etmek lazım. Kim bunu tercih ederse ona ikram olunur. PİR MUHAMMED HÜSEYİN (R.A.)